| Yazar |
Mesaj |
elbistanli_18
Administrator


Kayıt: 21.12.2005
Mesajlar: 1059

|
|
>>> Kimliksiz Esmer Çocuklar <<<
O, Türkçe bilmeyen bir Kürt çocuğu. Kimliği sorulduğunda birçok şeyi bilmediği
gibi bunu da bilemez. Aslında kimsesiz ve kimliksizdir...
Bir kış günüdür. Elinde kitap, defteriyle vücudunda belirsiz ifadelerle bir
öğretmen, boş elini kapıya doğru atar. El kararsızdır boşlukta sallanan tüy
misali hafifçe kapıya değer. İki çelimsiz ayak desteğiyle ileri doğru harekete geçer, kapı tozlu bir gıcırtıyla açılır. Hava soğuk ve karamsardır. Her şey ölmüştür...
Köyün hemen yanı başında uzanan dağdaki kurt üşümeleri hissedilir.
Biraz kulak kabartılırsa kızıl tilkinin nefesindeki soğuk kulağa yapışır. İçeri
giren bir çift göz ve bir baştır. İçerisi soğuk bir çocukluktur. Doksan çocuğun soğuğu hiçbir meteoroloji ölçeğine tabi olamaz, o yalnızca susturur...
Ön sıradaki çocuk konuşmaktadır. Öğretmen içeri girdiğinde acı bir ifadeyle gerilir. Eli yüzüne doğru gider. Gelecek tokadı beklerken canı sıkışır kalbine. Gözleri kısık acı ile bakar. Tokat yemeye hazırlanan suratı ısınıp kızarır. O bir suçludur suçunu bilmeyen...
Henüz yeni öğrenir bayraklı odalarda konuşulmazlığı. Beklediği
tokat gelmez, gözler fal taşı. Bu inanılmazdır. Öğretmen derse geçer. Ders
Türkçe'dir. Konu beden dili diye bir metindir. Kaynak 5. sınıf Türkçe ders
kitabıdır. Öğretmen başlar anlatmaya, suçlu sağır bir baykuştur. Gözler kocaman, anlamaya yönelmiş bir türlü anlayamayan, çaresiz...
Öğretmen anlatır, suçluyla göz göze gelmemeye gayret ederek ama her defasında kocaman açılmış bir çift gözle neden diye sorar bütün bir beden dilini kullanarak. Niçin eğitilir insan?
Bu bayraklı, resimli odalar neden böyle soğuktur? Peki neden, kimsenin anladığı dilden kimse konuşmaz bu odalarda? Daha kaç çocuk katledilecektir bu sıralarda?
Neden bu kadar kanın içinde organlara basarak daha çok kalpler ve beyinler ezerek dolaşır kravatlı adamlar? Sınıf örümcek gibi yapışan sorularla dolar. Öğretmen kendi kendine sorar, neyin dersini vermeli?
İçerisi ne bunaltıcıdır. Teneffüs, evet teneffüs, herkes dışarı. öğretmen gülümser. Kanatları bir yelkenli gibi foradır. Okuldan dışarı uçar. Gırıke Evdi'de özgürlük olur. Yaylalara uçar. O öğrencinin adi Mehmet..
Ağrı'nın bir köyünde birleştirilmiş bir sınıfta ilkokul 4. sınıf öğrencisidir.
Türkçe bilmeyen bir Kürt çocuğudur. Kimliği sorulduğunda birçok şeyi bilmediği gibi bunu da bilemez. Ama aslında kimsesiz ve kimliksizdir...
Zaten kimliksizliği değil mi onu lezzetten lezzete vardıran. Kimilerine göre sözde vatandaştır. Geleceğin teröristidir. Abileri dağlarda asker-terörist, gerilla-düşman güçleridir. Kimilerine göre yeni nesildir. Aydınlık bir gelecek. Bazılarına göre ise o cahil bir köylü çocuğudur. Aydınlanmamış, ilerlememiş...
Ama o şimdilik Zero Xati'nin bahçesinde bir saklambaç heyecanıdır. Öğretmeni karacadağ'a karşı sigarasını tüttürür. Öğretmenine sorsa bir öğretmen, Mehmet kimdir, diye, benim öğretmenim diye bağıracak, o benim, o benim öğretmenim...
(alinti)
|
|
|
|
_________________ -Düşlüyorum- öyleyse varım..!
|
|
| |
     |
 |
elbistanli_18
Administrator


Kayıt: 21.12.2005
Mesajlar: 1059

|
|
Hrant Dink için ortak şiir
Türkçe’nin 73 şairi, 19 Ocak günü organize bir suikaste kurban edilen Hrant Dink için ortak bir şiir yazdı.
Acı ile karılmış gür fısıltı
Yapılan açıklamada, “Yetimler Ağıdı” başlıklı şiir için “kardeşliğin, eşitliğin, özgürlüğün övgüsü; susturulmaya karşı koyan Türkiye’nin, faşist katillerden korkup sinmeyen yurttaşların, tarihiyle yüzleşmekten çekinmeyen berrak zihinlerin kederli ve ama teslimiyetten son kertede uzak sesi, acı ile karılmış gür fısıltısıdır” denildi.
>>> Yetimler ağıdı <<<
bunu sana nasıl söylerim
hata benim günah benim suç benim
dünyalar içinde dünyalar sevgilim
ateşten çıkardım baktım uzunca kendimdi
bir de başımın üstünde yok bir ülke; kendimdi
dilim yola düştü pupa yelken pınarlarım yas içinde, hey hey
yüzümde kan kalmadı kuraklık can alıyor bir yandan, dan!
bir travmam var kenarı hâreli
yine hâreli geçti yine zulüm beni
meydan başaklarım kanıyor
uzun bir yürüyüşüm ben; bakın
anlarsınız yol yorgunu gözlerimden
şiircebimden beslenen tedirgin güvercin
dayamış gagasını yavrusununkine
eyvah ki hrant, bir vakitte
göğerçinleri yemlemişti, seninki!
kanı gördük okul dönüşünde ders kitaplarında
seslere karşı çok ilgiliyiz de ondan seslerden olur ölümümüz
sonra büsbütün çıkarız raydan, her vagon kendi cehennemine
kalbimiz doludizgin, kimse avutmasın içimizdeki tren düdüklerini
toprak insana gömülüyor, bodina da öldü
sınırlar biraz daha kırmızı
bütün karakamuları alaşağı eden bir bun
bir bayraktın düştüğün yerde patikalar’ın açtığı
bir kısrağın tayını emzirme sesiydi soluğun
şimdi çığ gürlemesidir aşan zamanı
bembeyaz tırnaklarla kazdığı o görülmedik arkta
kan ve gözyaşının birbirine değmeyen ortaklığı
yattım yere bakıyorum toprağın hisli eşitliğine
sular sınırları pasaportsuz geçer
asıl azınlık yerkürenin kendisidir
tek millet, gökyüzüdür ölürken yürekli düşünüldüğünde
çan ve ezan arasına gerili mahyada
acıyı dengeler yazı: ah-ya!
orda hrant, başı dumanlı ararat’ta
ırağı bilmez bir yağız atla vardı oraya
hrant ki, külü bile nemlendirir çorak dünyayı
yine de her damlada ürperir yaşlı ararat
ne değişir hayatla karşılaşsan
hemen yanında arkadaşın ölüme gülerek bakıyorsa
gözün arkada değildi, içerideydi a hrant! gözüm
içerdeydi ve sözcükler – ki onlardı ve öldüren idi
ürkekliğin ürperdi karardı boz güruhun
yırtık tabanaltından kaçtı güvercin ruhun
yaslandığım duvarın uğultusuydun
beni sessizlikle açıklayan
hüznü giydiğin pabuçlarında bin ahhh!
içini delmiş kuzeyli bir rüzgârın
erguvan kalbine kuzu’layan bir güvercin
beykoz iskelesinde karaya vuruyor göçebe
ağarmış bir gül var yakamda
içimizdeki bahçelerden goncası
bir yağmur kenti ne kadar ıslatır?
- kanın insanı ıslattığı kadar ancak!
neden ayakta ölür aylar?
- kim bilir!
ölümün yüzüne gülüyorsun
bedenin kurşun geçirse de
kanamasın yaprakları güllerin
üşüyen sular ırmakların tenine karışsın
akımını vurdular sözcüklerden kurulu fırat’ın
beyaz bere bile ağlar çamurun işine
iki damla göz yaşı düştü vurulunca sen
pülümür’ün yaşsız kadınının gözlerinden
oysa küçük bir çocuktum ben de tren raylarında
bozuk para gibi ezilen, hiç gelmeyecek sandığım baba
duydu mu mersinli balıkçı cemal, yağmurun yağdığını
ölümsüzlük denizine sabaha karşı?
fazlasıyla geciktin, suyu dinle, aynayla ödeş, toprağa dokun
buluşmayı bil kemik fırtınasında; sancınla yüzleş
şeytan tiryakilerinin sivilcelerindeki irin,
ey! kulak zarımı kanatan antik öfke
topla köpek dişlerini, düşlerini çektir ve git!
ölüm saklar ölümsüzlüğü yaşamın bildik türküsünde; hrant dink’i de
zehrini yağmalar karanlık
sis peçesine çakılı çöller
affet! yoksulduk, ezilmiştik; aval aval seyrettik mülk talan kavgasını
kan revan içinde söktüğümüz hayatlar, sözde şanlar sundu bizlere
korkumuz kutsaldı gölgemizden, gönüllü kurşun olduk düş kırımında
sesimizi linç tutup, kazıdık vicdanı, altın ve gümüş kakmalı hançerlerle
bu kez çatlak bulunca suyunu, yasaklandı
ikinci emre kadar dökmek zehirli kanı
ne cehennemi ne cenneti
gurbeti de sılası da içindedir insanın
ömrümüzün biriktirdiği onca kavram ve sözcük
şimdi işgal altında
son pankart sokakta gerili birazdan polis kesip atacak
hepimizin ölümü en küçüğümüzün elinden olacak!
ah ile eyvah ile geçiyor zaman
dönsek kardeşliğimizi kutsayacak ardımızdaki kan
vart’a gül demişler, ağlayan kim
iki kalp, iki zehir, yüz yıllık birikim
bin dereden kanla dolmuş kuyuları hep ıslak
sen, ben, hrant... bu toprak püskürtüyor sevgimizi
artık kış çiğdemleriyle anacağız seni
onlara kanınla, terin karıştı
yüreğindeki tohumlar
rüzgârlı sözcüklerle girecek türkülere
kırık bir zamanda uçan güvercin
üzgün tutar ağzındaki zeytin dalını
sen dostumdun benim gülünce güneşler açan
bulutlara rüzgâra asarım suretini her akşam
her akşam bir mektup yazarım ararat kadar
unutmadım bırakıp giderken söylediğin sözleri
günler mi ağdı, ah, sular mı boğuldu
sisten kapılar mı var şehrin gözlerinde
göğüslerinin arasını şiirlerle süsledim hayatın
aranızdan geçerken incinmeler düştü payıma
güvercin kapaklandığında, yüzüm albatros ve yağmur
borandır, bahardır, uzar sakallarım çıtırtılarla mavi
kuşların sabahından geçelim hrant
çiçek tozları havalansın göklerimizden
zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir
ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
bu yüzden sesini düşürmüş kaldırımlar leylak
kırmızı, kanla gül arasında gidip gelirken kanı çekilmiş yaprak
ışık bilir vuracağı yüzü, konacağı kalbi
güvercin, toprağın düşüne kanat
kimi ölülerin ayakkabısı delik
ve sakalları saklanmış ertesi güne
kimi silahlı çiçek taşır öldürdüğüne
bayrağa sararlar gözsüz yüzünü
çorabını dikerler suç kime
ak bir güvercin kanıyla çiziyor ölümünde
ölümsüzlüğün resmini
çocuksu, muzip, yakışıklı
yüzün ki
canlar içinde bir can
kanlar içinde altı milyar insan!
ve onlar vurdukça sana, alışkanlıklarımız çözülüyordu böylelikle
küçümsediğimiz yollar açılıyordu önümüzde
güvercinlerin dudaklarındaki sıcak rüya, korkularımızı dolduruyordu
dilini susarken anlıyordum, konuşurken
birden kendimi bir kardeş çavlanında bulurken
çatılara konan kırmızı
güvercinin bıraktığı vedayı büyütüyordu
gölgesi ansız çekilen bir ağaç gibi yıkılırdım
bir elim ötekini tutmasaydı
o ki bir fincan tuz istemişti yalnızca komşudan
şimdi tuzlu bir nehir akıyor kalan ömürler arasından
şimdi kim
bu uzak diyen
diyen bu yalan
bu burkulan ruhun üşümesiyle kardeşliğin
şu kurşun dökülmüş zaman
bir ölüm şiirine eklensin diye
gövdesiyle yazmıştı son dizeyi
sürgüne okunmuş arguvan havası; ki kan
yüzünü acıya dönmüş duduk, ah! gasparyan
unutulmuş; ötekinin cenneti değil miydi her insan
kim yırttı vicdanımızı, sevgimizi kim düğümledi
kaç bin kerre öldük seni
seni öyle sevdik, bağışla bizi
bu evleri borçlu olduğumuz taş ustaları
yürüyecek. anı: hiçbir şey kalmadığında
su inceliğiyle gülümseyen günahsız kan
masum yüzünün görüntüsüdür dağılan
kan kabuğun altında fokurduyor yeniden
usanmış acısını sokakta gezdirmekten
şairleri dinlemek lazım: kabuk, su, tir, naz-
bir nar ki kırılınca hikâyemiz olacak
hadi ölümü tuzlayalım sonsuz deniz
hrant’tan sonra kokmasın bari ülkemiz
aslında ne türk’üz, ne kürd’üz, ne ermeni’yiz
öyle bir “baba”mız var ki hrant, hepimiz yetimiz!
İmzası olan şairler
A. Hicri İzgören, Adnan Satıcı, Ahmet Ada, Ahmet Günbaş, Ahmet Telli, Ahmet Uysal, Akif Kurtuluş, Altay Öktem, Altay Ömer Erdoğan, Arif Damar, Asuman Susam, Ataman Avdan, Aydın Şimşek, Betül Tarıman, Bilsen Başaran, Bülent Güldal, Celal Soycan, Cezmi Ersöz, Cihan Oğuz, Dinçer Sezgin, Enver Ercan, Fadıl Öztürk, Fergun Özelli, Fuat Çiftçi, Gonca Özmen, Gülten Akın, Gültekin Emre, Halim Şafak, Halim Yazıcı, Haydar Ergülen, Hayri K. Yetik, Hüseyin Peker, Hüseyin Yurttaş, İlhan Tülman, İlker İşgören, İ.Mert Başat, Kadir Aydemir, K. İskender, Mahmut Temizyürek, Mavisel Yener, Mehmet Atilla, Mehmet Can Doğan, M. Mahzun Doğan, M. Mazhar Alphan, M. Sadık Kırımlı, Mehmet Sarsmaz, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Metin Cengiz, Metin Kaygalak, Mustafa Özturanlı, Muzaffer Kale, Namık Kuyumcu, Nesimi Aday, Nevzat Çelik, Oğuz Tümbaş, Olcay Özmen, Onur Akyıl, Orhan Alkaya, Özkan Satılmış, Özlem Sezer, Pelin Batu, Rahmi Emeç, Salih Bolat, Sedat Şanver, Selim Temo, Sennur Sezer, Sina Akyol, Tarık Günersel, Tuğrul Keskin, Turgay Gönenç, Veysel Çolak, Yunus Koray, Yücelay Sal, Zeynep Uzunbay.
|
|
|
|
_________________ -Düşlüyorum- öyleyse varım..!
|
|
| |
     |
 |
elbistanli_18
Administrator


Kayıt: 21.12.2005
Mesajlar: 1059

|
|
>>> SOL YANIM <<<
BU GRİLER GRİSİ MAVİ YOKSUNU GÖKYÜZÜNÜN ALTINDA ÇILDIRASIYA ÖZLERKEN SENİ,
HAYALİNİ KAYBETMEKTEN KORKTUKÇA TUTSAK, YİNE O ''İHTİMALİ'' UMUT ETTİKÇE ÖZGÜR KILIYORSUN BENİ...
OYSA BEN KİRPİK UCUNDA FERYADI FİGAN EDEN YOKLUĞUNUN ACIMASIZ İHTİŞAMINI DEĞİL,
KALEMİN GÜCÜ YETSE UZAK DİYARLARDA TİTREŞEN GÜLÜŞÜNE, BİR KAÇAK BAKIŞINA, KULAKLARIMDA ÇINLAYAN TEK HECELİK SESİNE,
AYAKLARININ ALTINDA EZİLEN TOPRAĞIN KOKUSUNA, ''SANA'' HEP ''SANA DAİR'' BU KALEMİ KANIMA BATIRIP
AK KAĞITLAR ÜSTÜNE BAŞ HARFİ ''SENLE'' BAŞLAYIP,SON HARFİ YİNE ''SENLE'' BİTECEK CÜMLELER KURABİLMEYİ İSTERDİM...
OYSA ŞİMDİ KURDUĞUM CÜMLELERDE, YAZDIĞIM SATIRLAR DA KURŞUNA DİZİLMİŞ, İMKANSIZ BİR SEVDANIN KANI AKMAKTA...
BAĞIŞLA BENİ, BAĞIŞLA...
TEK TARAFLI SEVDALARIN SEVENİ ACIYA BOĞACAĞINI EN BAŞINDAN BİLİYORDUM,
AMA GEL GÖRKİ; BEN ŞİMDİ O ACILARIMI AK KAĞITLARA YAZIP,ŞİİRLEŞTİRİP ACIMI BİR NEBZEDE OLSA
HAFİFLETEBİLME ADINA ÖYLE SUSKUN,ÖYLE SESSİZ ÇARESİZ YETERSİZ KILDIM Kİ KENDİMİ...
BAĞIŞLA BENİ...
BEN HER NE KADAR ''SANA'' ''HAYALİNE'' TUTSAK,
SEN HER NE KADAR BANA ULAŞILMAZ, İMKANSIZ, YASAK OLSANDA TAKDİR ETMELİSİNKİ; NE KIVRANDIRAN ACILAR ÖZLEMLER,
NE DE UĞRUNDA ÖLMEYE DEĞER ERİŞİLMEZ AŞKLARI O AK KAĞITLARA DÖKMEK OLANAKSIZDIR...
AMA YİNEDE BEN; UYKUNUN HUZURLU KOLLARINA KENDİMİ BIRAKAMADIĞIM ,YATAĞIMDA UYKUYU BEKLEYEREK DÖNÜP DURDUĞUM
GECELERDE DÜŞLÜYORUM SENİ...
KELİMELERDEN KÖPRÜLER KURABİLMEK, BAZENDE SÖYLEMEDEN BİLMEK İSTİYORUM SENİ...
''SENLİ'' KELİMELERDE BENİM İÇİMİN EN DERİNİNDE SAKLADIKLARIMI BULMAK İSTİYORUM, DÜNYAYA SENİN GÖZLERİNDEN BAKTIĞIMDA
HİÇ YABANCILIK ÇEKMEYECEĞİMİ BİLMEK İSTİYORUM...
YAŞAMLARIMIZIN O İNCECİK DETAYLARINDA BULDUĞUMUZ YAKINLIKLARI, AYDINILIKLARI PAYLAŞABİLMEK İSTİYORUM..
''KİMSE BİLMEZ ACIMI ANLAMAZ NASILSA HEPSİ BENDE SAKLI KALSIN'' DİYEREK BİRİKTİRDİĞİM ''AZ''LARIMI
SENİNLE ÇOĞALTACAĞIMI HİSSETMEK İSTİYORUM...
YAŞAMIM; BELKİDE YAŞANAMAYACAK VEYA YAŞANMAMASI GEREKECEK KADAR ACIYLA HÜZNÜN KARIŞIMI ZİFİRİ KARANLIKLARLA
BOĞUŞARAK GEÇTİ DESEM YERİDİR ASLINDA, AMA DEMEDİM FARZET YİNE SEN, ÇÜNKÜ HABERİNİN OLMADIĞI ''BENİN''
YAKINMASI SANMANI İSTEMEM YİNEDE...
AMA ŞİMDİ VARLIĞININ ''SAYGIDEĞER'', BİR O KADARDA ERİŞİLMEZ HAYALİYLE; SANA DAİR, SADECE SENİN OLAN
GÜLÜCÜKLER BİRİKTİRİYORUM İÇİMDE KOCAMAN..
CEVABA İHTİYACI OLMAYAN SORULAR SORMAK İSTİYORUM, SORU İŞARETSİZ CÜMLELER DÜŞLÜYORUM HAYALİNLE...
BAZEN KİTAP GİBİ KURALLI KAİDELİ OLMALI, SONRA YİNE ÇOKLUKLA BİZ BOZMALIYIZ O KURALLARI DİYORUM...
ÇÜNKÜ YAŞARKEN KİTAP GİBİ OLUNAMIYOR BİLİRSİN, YAŞARKEN HER KELİME KENDİ ANLAMINI BERABERİNDE GETİRİYOR.
ANCAK YAŞARKEN KELİMESİZ KALMAKTAN KORKUYORUM SEVGİLİ...
KELİMESİZLİĞİN SOLUĞUNDA ÜŞÜMEKTEN ÇOK KORKUYORUM...
ÇOK KELİMEM VAR SOL YANINA KOŞMAYA CAN ATAN, HİÇ BİRİNİN SONUNDA SORU İŞARETİ, NOKTA, VİRGÜL, ÜNLEM OLMASIN İSTİYORUM..
ÇOK ŞEY İSTİYORUM BİLİYORUM, SEN YİNEDE BAĞIŞLA BENİ BAĞIŞLA..
SOL YANIM; ''SENİ CEHENNEM AZABI KADAR SEVİYORUM'' DİYE İNLERKEN
SÖYLE SEVGİLİ; SENCE BEN İMKANSIZ OLANIMI İSTİYORUM...
|
|
|
|
_________________ -Düşlüyorum- öyleyse varım..!
|
|
| |
     |
 |
elbistanli_18
Administrator


Kayıt: 21.12.2005
Mesajlar: 1059

|
|
Varliginla yoklugun arasinda kalmayacagim artik, sadece olmayacaksin. Sensiz kalma ihtimali olmayacak alehine kurulmus cümlelerin sonunda...
Belki bir kac satir arasinda unutulup gideceksin bir müddet sonra...
Icten olmayacak , bos bir kagidin gölgesine siginmayacak sana olan sitemlerim , ama yine de kirilacagim sana...
Hani hep kizardin ya " konus, konus , konus " derdin , haykirabilir miyim simdi korkakligini ?
Biraktigin bu mavi düsleriyle avunan yalnizligi, artik sahiplenmeyecek olmanin buruklugunu yasarken, haykirabilir miyim dersin, susar miyim, gülüp gecer miyim yoksa?
Aslinda alistirmaliyim kendimi hic dönmeyecekmissin, dönülmeyecek bir yerdeymissin gibi farzetmeli, unutmali...
Seni hic tanimamis gibi yasamimi sürdürmeli...
Var oldugum her yer "ask(in)" sehri olmali artik, yeniden sevmenin, sevilebilmenin yeri her yer, zamani yasanan ve gelecek tüm zamanlar olmali benimm icin...
Evet...
Sayfalardan koparip bir bir savurmaliyim seni yasanmamis tüm zamanlara, uzaklasan her adimimla seni hapsetmeliyim bu anilar sehrine...
Kopan takvim yapraklari sensiz gecen günleri saymamali, ben de kabullenebilmeli , hazmedebilmeli, aldirmamali , hatta sana hak verebilmeliyim...
Bu satirlarla büyümeye baslamaliyim, seni ve cocuk yanlarini unutabilmek icin...
Biliyorum yoksun , olmayacaksin artik...
Sanki benim hic senim olmamis gibi yasar giderim ben de...
Sanki bizi hic yasamamisiz , sanki ask denen o hoyrat sarkiyi hic mirildanmis ve yarim birakmisiz gibi, yarim birakir herseyi ceker giderim ben de...
"Artik yeni bir sarkiyi söylemenin vakti " der , öldürürüm icimdeki cocugu ve ölür giderim ben de...
Sanki benim hic senim olmamis gibi alismaya calisirim ...
Sen gittin, ben de elinde bileti , terkedilemsi gereken bu güzel kenti terk ediyorum...
Ama ask kalmali...
|
|
|
|
_________________ -Düşlüyorum- öyleyse varım..!
|
|
| |
     |
 |
elbistanli_18
Administrator


Kayıt: 21.12.2005
Mesajlar: 1059

|
|
Kasabaya ithal dohtor gelmiş avradını govalayım…
Anadolu’nun ücra bir köşesinde, hayatlarını dinginlik ve sessizlik içersinde geçiren, açlıkla boğuşan, ama bunu fazla sorun etmeyen; çünki sorunlarını çözebilecek bir mercih bulamayan; ancak “buna da şükür” bir hayatı sürdüren yoksul insanların yaşadığı bir kasabanın sade belediye meclisinde bir koşuşturma vardı:
- Başkanım şu yurtdışından gelen ithal dohdorlar böğün geliyormuş...
- Demeee! Böğünmüydü onlaaa! Düşü düşe bizim burağa mı düşmüş avradını govaladıklarım?
Yeni yasayla ithal getirtilen doktorlar Anadolu’ya dağıtılmıştı. Yurdum Anadolu insanı, yerlisini bile zor bulduğu doktorun, ithalinden heycana kapıldı haliyle.
- Şinci bunlar her seyi sorun eder yaver. İthal hemşerim bunlar yerli malı değel ki. Ne yedek parçası bulunur bunların, ne garatisi. Rezil olmayalım Ankara’ya.
- Yok, ben yatcak yer hazırlattım başkanım, bize böyle bir böyüklük etmiş hökümet; hiç altta kalır mıyız.
- Kalmayız ya, bi de hastane oluveceydi ki avradını govalayım, deyme keyfimize!”
“Böyük Hökümet”, doktoru yollamıştı ama kasabada henüz bir hastane yoktu.
- Şincik biz bunlara: “bizim eski ahırda kolunu bacağını kafasını gırana bakıveriyoruz” disek, hep bi sorun olcek. Orayı eyicene bir temizletin, hayvanları da başka yere bağlasınlar. Bizimkiler neyse de, heriflere b... içinde kol bacak sardırmayalım.
- İlla ki sayın başkanım, her bir yeri çitiletirim ben garılara.
- Deve g... mangal yapılmaz yaver! Bunlar bizim buranın dağlı bayırlı, pis kokulu adamından tiksinir de şinci! Acaba hökümet ithal hasta da gönderecek miymiş, bi sorsak mı?
- Benim kafam basmadı ama siz nasıl isterseniz sayın başkanım.
- Hastanesiz kasabaya ithal dohdora kafan basıyo da, buna mı basmayo?
- Kusra kalman başkanım, nasıl isterseniz.
Gazetenin bile iki gün sonra ulaştığı, hastane için kızaklarla kilometrelerin kat edildiği memleketin bu kasabasında, turistik doktorların heyecanı sade halkın sadesizliğini ortaya çıkarmıştı.
- Yaver git kahveye duyur; bundan gayri doktora hamamlı, aptesli ve de gusüllü gidilecek!
Ayıptır yahu şimdi bu heriflere.
- Yine siz bilirsiniz tabi başkanım da, benim kafama yine bişe takıldı... Şinci diyelim tarlada birinin kafası yarıldı; adam kan revan içinde... Önce gidip bir yıkanacak, ondan sonra mı gidecek dohtora?
Başkan biraz düşündükten sonra:
- Ne yapalım yani! Evet yaver, karpuz gibi yarılsa da kafası gözü, gene de leş gibi gidilmeyecek dohtora! Ankara’ya rezil mi olalım?
Alabildikleri bulabildiklerine bağlı olan bu insancıklar, yeni buldukları doktoru, hem de ithal bir doktoru, nerelerine sığdıracakları şaşırdılar. Bu memleket hep birşeylere hasret; kimi kasaba doktora hasret, kimi öğretmene... Yalnız köyler, kasabalar da değil hani; koskoca şehirler de hasret. En küçüğünden en büyüğüne kasabası doktora, meclisi adama hasret...
(genc hayat dergisinden, Fırat Eryılmaz)
|
|
|
|
_________________ -Düşlüyorum- öyleyse varım..!
|
|
| |
     |
 |
istanbul_gözlü

Yaş: 24
Kayıt: 09.03.2007
Mesajlar: 1
Şehir: istanbul

|
|
çok bgndım elbıstanlı ellerıne sağlık..
bu arada ismin nedir_?
|
|
|
|
|
|
 |
    |
 |
elbistanli_18
Administrator


Kayıt: 21.12.2005
Mesajlar: 1059

|
|
Gitgide Alışıyorum Sana
Gitgide alışıyorum sana; hiç bir alışkanlık bu kadar güzel olamaz. Ellerin ellerimden uzakta nasıl güçsüzüm bilemezsin. Yanımda olduğun zamanlar sigara dumanı gibi ciğerlerime doluyor, alkol gibi damarlarıma yayılıyorsun. Durmadan başım dönüyor verdiğin hazdan.
Alışkanlıklar daima korkutur beni; düşün ki ben yaşamaya bile alışkın değilim... Kendimi kendime alıştıramadım yıllardır fakat şimdi sana alışıyorum.
Alıştıkça özlemim artıyor, daha yoğunlaşıyor. Yalnız içimde garip bir korku var. Sana tüm alışmaktan değil seni kendime alıştırmaktan korkuyorum. Bir gün sana şimdi verdiklerimden daha güzelini daha değerlisini verememekten korkuyorum. Bir gün ansızın ölmekten ve seni bana olan alışkanlığınla yapayalnız bırakmaktan korkuyorum. Oysa ki her zaman ve günün her saatinde yanında olmalıyım senin. Bana alışmış olmaktan pişmanlık duyacağın bir dakikan bile olmamalı. Bütün zamanlarını zamanlarımla karıştırıp emsalsiz bir zaman bileşiminde yaşatmalıyım seni. Uykularda bile aynı rüyayı görmeliyiz.
Her şeyin ve her zevkin yarısı senin olmalı, yarısı benim.
"Bana alış," demeyeceğim. nasıl olsa alışacaksın bir gün. Şimdi çirkinliğimde güzellikler bulan o gözlerin o zaman en güzeli görecek bende! Alışkanlığınla, sevginle yepyeni bir "ben" yaratacaksın benden!
İlk defa sevilmenin ürpertileri içindeyim inan. Sevgimle mukayese edebileceğim tek şeyi beni sevmende buldum... Ömrümde kimse bana sevmenin gerekliliğini öğretmedi. Kimseden sevgisini istemedim, verdiler almadım. Bencildim bir zamanlar hiç sevmemiş olduğumu kendi kendime biraz da utanarak itiraf ediyorum. Asil büyük sevgiyi seni sevmekte buldum ve sevgim senin sevginle değerleniyor, ayrı bir anlam kazanıyor...
Sevgin olmasaydı değersiz bir cam parçasıydım. Sevginle bir aynayım şimdi. Bana bakanlar baştan başa seni görecekler içimde...
Bir zincirin iki halkasıyız seninle anlıyor musun? Aynı kadehte karışmış iki içkiyiz. İki kelimeyiz seninle birbirini tamamlayan. Her yerde iki olduğumuz için bir bütün haline geliyoruz durmadan.
Alışkanlığım devamlı sana çekiyor beni. Durup durup dudaklarını öpmek geliyor içimden. Saçlarını okşamak geliyor, ellerini tutmak geliyor... Kokunun tenime sindiğini hissediyorum geceleri. Teninin dudaklarımda eridiğini hissediyorum. Boynunun en güzel yerini benden başka kimse bilemez artık; seni kimse benim kadar benimle bir bütün olduğuna inandıramaz.
Gitgide bu alışkanlığın içinde kaybolduğumu görüyorum. Beni yaşadığım zamanın dışına çıkarıyorsun. Bir gün tarih öncesinde yaşıyoruz bir gün bulutların üstünde. Açılmış bütün kuyuların derinliği içimde seni bulduğum yer kadar derin değil.
Alışkanlık kozasını ören bir ipekböceği gibi gitgide tamamlıyor bizi. Korkunç bir yangın başladı yüreklerimizde. Özlem, kıskançlık, arzu, ne varsa içimizde hepsi birden bire tutuştu. Hiç bir su bu ateşi söndüremez artık. Bu yangın biz birer kor haline gelinceye kadar sürecek.
Önce bakışlarımız alıştı birbirine sonra parmak uçlarımız...
En mutlu olduğumuz yerde en güçlü olacağız seninle.
GEÇMİŞTEKİ TÜM ALIŞKANLIKLARIN BANA ALIŞMANI ÖNLEYEMEZ ARTIK...
Ümit Yaşar OĞUZCAN
|
|
|
|
_________________ -Düşlüyorum- öyleyse varım..!
|
|
| |
     |
 |
elbistanli_18
Administrator


Kayıt: 21.12.2005
Mesajlar: 1059

|
|
Uzaklarda Yakılmış O Titrek Alev...
Gittin ve her şey olduğu gibi duruyor bu hayatta... Her şey bıraktığın gibi... Seni tanımadan, bilmeden önce nasılsa yine öyle hazin, öyle buruk, öyle paramparça... Bir bilgeden okumuştum çok önceden: Siz bu hayatta iyi başlayıp kötü bitmeyen bir şey gördünüz mü? diyordu... İnanmamış, yırtıp atmıştım o kitabı. Meğer ne haklıymış.Bu hayatta iyi başlayıp kötü bitmeyen hiçbir şey yokmuş... Haklıymış, kimse düzeltemezmiş bu hayatın adaletsizliğini... Oysa her büyümemiş insan gibi inanmıştım yaşadığım bu aşkın dünyanın ilk aşkı olduğuna, bu aşkın bütün çağların aşkı olduğuna... Bu aşkın biz istersek dünyanın bütün adaletsizliklerini düzeltebileceğine inanmıştım...
Ne kadar çocukmuşum. Meğerse bu hayatın bütün adaletsizlikleri bizim aşkımızdan başlayıp yayılmış her yere...
Gittin ve her şey olduğu gibi duruyor bu hayatta... Kırgın ve gücenik anneler yine çocuklarını özlüyor. Yine onların arkalarından boşluğa el sallıyorlar.Yine mahkumlar üşüyor... Yoksullar eskisinden daha çok acı çekiyor yine... İnsanlar ilerliyor sansın, herşey başladığı yere geri dönüyor... Mevsimler senin o durmadan üşüdüğün kış mevsimine doğru dönüyor... Yaza, yaz mutluluklarına kanmıştın, işte kış yine geldi...
Peki, kim ısıtacak şimdi seni... Ben ki seni ısıtırken, senin üşümenden hiç bitmeyecek, hep sürecek bir yaz hayal ederdim. İçinin ürpermesinden hiç lekelenmeyecek bir mutluluk yaratmayı düşlerdim...
Seni ısıtırken gülümserdin bana... O gülümseyişinde derin sulara gömülmüş bütün aşklarımın yüzleri belirirdi usulca. O yüzlerin hepsini birden senin yüzünde görmek isterdim. Bu yüzden yorulmadan, bıkmadan, usanmadan ısıtırdım seni. Sen, tamam, yorulma, geçti üşümem, desen de, duymazdım seni. Çünkü sadece seni ısıtmak değildi isteğim... Aşklarımın sulara batmış bütün o yüzlerini senin yüzünde birer birer ortaya çıkartmaktı... Hepsini, hepsini belki de son ve ilk kez senin yüzünde yaşarken görmekti... Senin de sulara batmış aşklarının yüzlerini ortaya çıkartmak için yapardım bunu en çok...
Ölüm saplantımı bilirdin, ama seni ısıtırken bu saplantıdan bile kurtulmuştum... Yaşadığımız bütün aşklarımızı senin yüzünde görebilmek, onları senin yüzünde öpüp koklayabilmek, onlardan senin yüzüne sarılarak özür dilemek istiyordum. Bu yüzden yaşamalıydım... Onca acıdan, onca yıkımdan sonra bu yaşama isteğim bana göre bir mucizeydi ve mucizenin sırrı sendeydi... Yüzünün ardında gizlediğin esrardaydı... O esrarın bütün bilinmezliğini üstlenmek ve bu bilinmezliğin bütün sonuçlarını ödemeye hazır hissediyordum kendimi... Bu aşktan kurtulmak istediğinde, zamanın kurallarına kapılmaya başladığında, en çok yokluğunda fark ediyordum o esrarı...
Sana söylemiştim, ben bu dünya zamanının efendisi değilim, diye. Görünenlerle, güvencelerle, kendimi sağlama almakla ilgili beklentilerim yok, diye... Söylemiştim sana, ben sadece aşkla mümkünüm, diye... Söylemiştim sana, aşk yoksa benim için hayat bir yanılsamadan ibarettir, diye..
Söylemiştim sana, benim iki kapım var, diye. Biri doğum, biri ölümdür, diye... Doğarsın, aşkın içinden geçersin ve ölürsün...
Buraya, bu dünyaya beni kimin gönderdiğini bilmiyorum. Böyle kırılgan, böyle savrulmaya hazır, böyle açık yaralar içinde... Kim, neden gönderir benim gibileri bu dünyaya bilmiyorum, ama oluyor işte... Birilerinin bu dünyanın haksızlıklarını, adaletsizliklerini tek başına yüklenmesi gerekiyor sanıyorum. Hayat normal yolunda aksın, binalar yükselsin, dükkanlar açılsın, alışverişler yapılsın, şehirler büyüsün, insanlar bir yerden bir yere gidip dönebilsin diye, benim gibilerin bu görevi üstlenmesi gerekiyor belki de...
Neden ben, diye sormuyorum ne zamandır.Yazgıma asla lanet okumuyorum. Böyle olması gerekiyormuş... Bu yazgıyı değiştiremeyeceğimi biliyorum artık...
Peki seni nasıl kabul etmeliyim, benimleyken mi, yoksa, gidişindeki o her şeyi kabullenmiş, bu hayata razı olmuş halinle mi... Seni böyle kabul etmek, senden ayrılırken çektiğim acıdan daha büyük inan. Senin sandığım insan olmadığını bilmek, senin o diğerleri gibi olduğunu bilmek ölümünü yaşamaktan daha büyük bir ıstırap. Senin benim için hiç doğmadığını, beni hiç hissetmediğini, sadece bana yazdığın o çok bilindik, o çok klişe senaryonda basit bir rol verdiğine inanmak ve onu istediğin gibi oynayamadığımda başkasına dönmen sanki hayatımı ve onca aşkı boşuna yaşamışım gibi derin bir hayal kırıklığı şimdi bana...
Sen bu hayata sımsıkı sarılırken sadece aşkı özledin. Ama küçük, kısa bir soluklanmaya çıkıp tekrar dönecek kadar özledin... Bu hayatın can sıkıcılığından, her şeyin o çok önceden bilinip ona göre yaşanmasından, çok önceden çizilmiş çizgilerin o adaletsiz sınırlarından biraz olsun çıkıp, saçının birkaç telini yakıp yeniden kendini toparlayıp, bu kadar yeter, artık kendimi korumalıyım, diyene kadar özledin...
Sen doğdun ve orada hayatı gördün ve ona sımsıkı sarıldın. Ölüm, diye bir kapın yok senin. Hep bu hayatın içinde sonsuza dek yaşayacağına inanıyorsun. Bu yüzden senin iyi ve korunaklı yaşaman gerekli. Yıpranmaman ve huzur içinde olman, seni hep koruyacak, geriye döndüğünde koşulsuz kabul edecek güçlü ve sağlam kapıların olmalı... Bu yüzden sen sırtını o güçlü ve sağlam kapılara dayayıp, bir gün geri döneceğine bilerek uzaktaki aşklara kibarca el sallamalı, onlar için zarifçe gözyaşı dökmelisin... Aşk diye yaşadıklarından geriye, o sağlam, o korunaklı evlerinden birine, sanki çok renkli bir panayırdan, oldukça heyecanlı gösterilerin yaşandığı bir sirkten geri döner gibi dönmelisin...
Oysa aşk doğum ve ölüm kapısının ortasında yaşanan en hakiki geçittir. Bu geçitten geçilirken asla arkaya bakılmaz. Asla ileriye bakılmaz. Bu geçitte bütün zamanların hükmü biter. Aşkın kendi zamanı başlar. Ve bu zaman ileriye, geleceğe doğru değil, içerlere, derinlere doğru işlemeye başlar. Orada artık bu zamanın kuralları yoktur, orada bu hayatın korkuları biter, orada insan kendi yokluğundan yeni anlamlar çıkarır, hiç gitmediği yollar çıkarır... Aşkın o geçidinde bir an yüzlerce yıla bedeldir...
Bu geçitte geçmişin ne ağır kanlı korkuları, ne de basit, çıkarcı saplantıları vardır. Bu geçitten geçerken kimse kimseye bir gelecek vaat edemez. Bu geçitte aşkın kendi zamanı, kendi büyüsü, kendi gerçekliği vardır. Çünkü aşkın bir anın da yüzlerce yıl yaşayan bir insan ne geçmişten ne de gelecekten bir şeyler ummayı aklına getirebilir... Hiç bilinmedik, hiç tadılmadık bir ateşle yanarsın orada; bütün bildiklerini, bütün öğrendiklerini unuta unuta yanarsın, içindeki o hazin ıssızlıkla birlikte, bu hayatın sana dayattığı umutlarla, bütün yanılsamalarınla birlikte, yanarsın... Nafile yanarsın...
Ve oradan bu hayatın kurallarıyla yaşarken arayıp bulamadığın her şeyi bambaşka bir yüz ve bambaşka bir kalple bulup çıkarsın...
Aşk yaşarken ölümü göze almaktır. Aşk bu ölümü göze alanlara gülümseyebilir ancak. Hayatında bir kez olsun bile bu ölümü göze almamış bir insan yaşamaya hiç başlamamış demektir.
Sense bana gelirken, ölümü hiçbir zaman göze alamadan çıktın yola... Bana gelirken bir gözün hep arkada, o güçlü, o sağlam kapıdaydı... Hiç düşünmediğin, hiç beklemediğin şeylerle karşılaştığında yeniden geri dönebilmek için bir gözün hep arkandaydı... Bana gelirken gözünün birinde kamera vardı... Sen hayatını sağlama alırken, aynı anda aşkın büyüsünü yaşamak istedin...
Çokları öyle yapıyor. Ne bu hayattan vazgeçiyorlar, ne de aşkın heyecanından. Kısa, küçük, basit ve heyecanlı yolculuklar yapıp yine evlerine, korunaklı dünyalarına dönüyorlar... Hiç aç kalmamak ve hep geleceklerini garanti altına almak için...
Oysa aç kalabilmeyi bile göze almaktır aşk...
Bu bedeli göze alamadıkları için bir çoğu zavallı, sefil bir oyuna çevirirler aşk diye yaşadıklarını... Bu yüzden hep sığ kalır gönül dünyaları, hep fakir... Gönül dünyaları sığ kalanlar bu yüzden hayata ve paraya sımsıkı sarılırlar... Güneşten ve yıldızlardan çok paraya taparlar... Her şeyin fiyatını bilirler, ama anlamlı hiçbir şeyin değerini bilmezler..
Artık kalplerindeki esin ve ışık değildir onlara bir gün aşık olacakları umudunu veren... Ne kadar çok para biriktirirlerse; ne kadar çok mala ve mülke sahip olurlarsa o kadar çok güvenirler kalplerine... O rüyasız, ışıksız, o ziyan olmuş kalplerine...
İşte ben yıllardır senin o rüyasız, ışıksız, o ziyan olmuş kalbini sevmişim meğer... Nasıl kendi yazgımı değiştiremiyorsam, bu yazgıyı da değiştiremem artık... Nasıl kendi yazgımı sonuna kadar yaşayacaksam, bu yanılgının yazgısını da sonuna kadar yaşayacağım...
Bu aşkın bittiği yerden hiç ayrılmayacağım... Çünkü artık gidebilecek hiçbir yerim yok.
Bu dünyaya niye gönderildiğini bilmeyen ben, hem nereye gidebilirim ki...
Aslında bilmediğim yerlere çekip gitmeyi çok isterdim. Beklentisiz ve özgür olmayı...
Ama buradan gidemem hiçbir yere... Burada senin o rüyasız, ışıksız kalmış, o ziyan olmuş kalbinin yasını tutacağım... Aşkımızın yasını... Bu mahvoluşta kendi suçlarımı düşünerek tutacağım bu yası... Tutkuları yüzünden kabilesinin yok oluşuna neden olmuş, asi ve gururlu bir kızıl derili savaşçısı gibi, kanlar içinde kalmış topraklarımızda hep seni bekleyeceğim...
Döndüğün hayattan hiçbir nasibim yok artık benim. Orada bir şeyleri umut etmek tarifsiz yaralanmaktan başka bir şey değil. Orada mutlu olduğunu sanmak ve bu oyunu sürdürmek öylesine acı vermişti ki bana, dönsem şu anda olduğundan daha büyük acı çekeceğim, inan...
Artık mutluluğu olmadığı yerde aramaktan çoktan vazgeçtim... Burada, bu kanlar içindeki topraklarda beni görmek istediğin gibi görmeyi yasak ettim kendime. Artık senin aynanda görmüyorum kendimi... Beni benden koparan zayıflıklarımı yaralı bir kol gibi kesip attım... Burada kimseye haksızlık etmiyorum, bu yüzden bu kederli halim... Çünkü döndüğün yerde insanlar birilerine haksızlık ettikçe hep kazandıklarını ve ölümsüz olduklarını sanıyor... Bir tek onlar arkalarına bakmadan çekip gidebiliyor istedikleri yere... Ne yaşarlarsa yaşasınlar hiç bir şey onlarda iz bırakmıyor, bir tek onlar özgür...
Hiç umma, hiç ürkme, asla ardından gelmem. Döndüğün yerleri çok iyi biliyorum... O kasveti, o köleliği, o can sıkıntısını...
Hiç merak etme, sevginin büyüsünü hiç olmadığı yerlerde aramayacağım artık... Döndüğün yerlerde onun olmadığını iyi biliyorum...
Sen hep yaptığın gibi bir kez daha dön oralara... Açgözlülükle sarıl o korunaklı mutluluğuna... Ama şunu iyi bil ki ona hiç doyamayacaksın... Kalbin rüyasız, kalbin ziyan oldukça, kalbin ışıksız kaldıkça o sahte mutluluklara daha bir aç gözlülükle saldıracaksın... Onu hiç olmadığı yerlerde arayacaksın
Ama ne yaparsan yap hiç yalnız kalmayacaksın... O ışıksız kalbinin içinde küçük bir ışık, o rüyasız kalmış, o ziyan olmuş kalbinin içinde seni sana hatırlatacak can çekişen bir rüya, kanayan bir soru hep acı verecek sana...
Arkadaşlarınla düzenlediğiniz o sahte mutluluk partilerinden çok sıkıldığın bir gece; kim bunlar, ben burada ne arıyorum, dediğin anlarda, parfüm, alkol ve sigara dumanı kokularından sıyrılıp balkona çıkacaksın. Serin ve arınmış bir acı vuracak yüzüne... Yıllardır susuz kalmış gibi uzaklara, ormanlara, uzaktaki dağların doruklarına bakacaksın... Bağırmak isteyeceksin, bağıramayacaksın... Ağlamak isteyeceksin, ağlayamayacaksın... İşte o zaman daha iyi anlayacaksın bu hayatın kurallarına göre yaşandığında iyi başlayıp kötü bitmeyen hiç bir şey olamayacağını... İşte o zaman anlayacaksın mutluluğu hiç olmadığı yerlerde aramanın içini nasıl daha da acıttığını... Bu dünyada içinden sadece aşkın geçtiği iki kapı olduğunu, bunun doğum ve ölüm kapısı olduğunu anlayacaksın...
İşte o zaman anlayacaksın sadece haksızlık edenlerin bu hayatta kazandığını ve ne yaşarlarsa yaşasınlar arkalarına bakmadan istediklerini yere çekip gidebileceklerini... İşte o zaman anlayacaksın sadece kötülerin özgür olduğunu...
İşte o zaman kalbin sığındığın bu hayatın hücrelerine çarpıp geri dönecek... Uzaklarda yakılmış bir titrek alev göreceksin, ben diye bakacaksın o titrek aleve... O alevi görünce yıllardır içinin ne kadar üşüdüğünü hatırlayacaksın... O alevi görünce mevsimlerin hiç ilerlemediğini, nereye gidersen git, başladığın yere geri döndüğünü anlayacaksın... Mevsimlerin hep üşüyen kalbine geri döndüğünü anlayacaksın...
O titrek alevi gördüğünde o ziyan olmuş kalbini sonsuza dek benimle, bu uzaktaki dağ başında bıraktığını anlayacaksın...
Oysa ne çok isterdin kalbinin yanında olmasını, sana sarılıp seni ısıtmasını... Oysa çok isterdin ne denli kirletmiş olsan da yalnızlığının seninle birlikte olmasını...
Ama artık yalnızlığının yerinde koca bir boşluk olacak... Nereye gidersen git, yanında o boşluğu götüreceksin... Eğlenirken, sevişirken, bir şeyler hayal ederken, bakkaldan sigara isterken bile yalnız olmadığını hissedeceksin, dönüp ona sarılmak isteyeceksin, ama onun yerine koca bir boşluğa sarılacaksın....
Çünkü ben bir yere gitmedim. Burada aşkımızın bittiği yerde o rüyasız, ışıksız, o ziyan olmuş kalbini bekliyorum... Kendi kalbimi bekler gibi... Ben seni özledikçe, ben senin kalbini bekledikçe sen de hiç özgür olamayacaksın...
Çünkü 'sadece kötüler özgürdür... '
Cezmi Ersöz
|
|
|
|
_________________ -Düşlüyorum- öyleyse varım..!
|
|
| |
     |
 |
uyeol

Kayıt: 20.02.2007
Mesajlar: 345

|
|
Telefonlarıma cevap vermeyeceksin…Cevap versen bile, öyle yorgun öyle
isteksiz çıkacak ki sesin, bir küfür gibi…
Sevmeyeceksin beni…Biliyorum bu şehri bana dar edeceksin…
Çünkü anladın; sevgimden tanıdın beni.O yanık, o hasta bakışımdan…Uçuruma
atlar gibi sevdalanışımdan…
Sevmek deyince, hemen ardından, ölüm, dememden anladın…
Anladın ve kardeşini bir kabustan uyandırır gibi çırılçıplak gerçeğe
uyandırdın beni; uyandırdın ve kaçtın…
Çünkü sen de benim gibiydin; sen de benim gibi seni sevmeyeni sevdin hep.Sana
acı çektireni…Seni aramayanı, telefonlarına çıkmayanı, çıkınca seninle bir küfür
gibi konuşanı sevdin…Sen de benim gibi seni incitip üzeni sevdin hep.
Bakışından hissettim bunu, kokundan, dokunuşundan…
Beni sevmeyecektin biliyorum ama…Ama, öyle susamıştımki kendim gibi birini
sevmeye…Öylesine muhtaçtımki gercekten incitilmeye, gercekten acı
çekmeye, kendim gibi birini özlemeye öylesine muhtaçtım ki, seni tanır tanımaz
çözüldüm…
Sana da olmuştur…Öylesine susamışsındır ki sevilmeye, kendin gibi birini
bulunca tutamaz kendini, herşeyi, belkide söylenmiycek her şeyi o an, garip bir
telaşla söylersin…
Hatta söylerken anlarsın, söylememen gereken şeyleri söylediğini
hissedersin, battığını, giderek çıkmaza girdiğini…Ama yine de engelleyemezsin
kendini tutamazsın.
Aleyhinde olabilecek herşeyi söylersin…Üstelik bunu anladıkca daha da
batırmak istersin kendini…Biraz daha zor duruma düşürmek…
Daha da kaybetmek, daha da dibe batmak istersin…Sanki bile isteye kendi
mutlulugunu kendi elinle bozmak istersin…Kendinden gizli bir öç alır gibi.
Sanki hiç mutlu olmak istemiyormuş gibi…Sanki hiç sevilmek istemiyormuş
gibi…
Bir tür gurur muydu bu?
Birgün nasılsa ve hiç olmadık bir anda alınıp kopartılmadan, kendi
ellerimizle onu yok etmek, bizim gibilerin mutluluğuna tahammül edemeyen bu
hayatta, bu hayatın zorba kurallarına bir tür başkaldırmak mıydı?
Bir şizofren çocuk tanımıştım bir gün.Tam karşımda
oturuyordu.gencecik, yakışıklı bir çocuktu.Şizofren olduğunu
biliyordu.Biliyordu iyileşemiyeceğini…İki de bir, önce kolunu uzatıp, sonra
avucunu açıyor; Mutluluk avuçlarımdaydı, yakalamıştım ama kaçtı
diyor, kaçtı, derken avuçlarını boşluğa kapatıyordu…
Hiç unutmuyorum, bu hareketi defalarca yapmıştı…
Yine hiç unutmuyorum; burjuvalara özenen bir ailede büyüdüm ben.Görgü kitabı
masanın üstünde dururdu hep.
Annem o kitabı defalarca ezberletirdi bize.Yemeğe nasıl oturulacak..çorba
nasıl içilir? Kaşık nerede, çatal nerede durmalı…Balık nasıl yenir? Peçete nasıl
katlanır…Sinemada nasıl oturulur…
Ben de eskiden senin gibi saftım.İnanırdım bu dünyada bile şölenler
olacağına…Bu dünyada anne, baba, kardeşler, bir sofrada lekesiz bir mutluluk
yaşayabilirler diye inanırdım…O kasvetli görgü kuralları kitabına rağmen
inanırdım…
Önce dilediğim gibi başlardı herşey.Herkes bir arada, sonsuz mutlu gibi…Sonra
birden hiç beklenmedik bişey olur, biri ağlayarak odaya kaçardı…İçerden, arka
odadan, ağlamaklı, sonsuz küskün sesler gelirdi; bıktım artık, bıktım, usandım
hepinizden, gideceğim buralardan, yetti artık! …
Ben de senin gibi saftım o zamanlar…Gidilecek neresi var dı ki derdim…İşte
hep birlikteyiz…Alemi var mı bu mutluluğu bozmanın? …
Sonraları çok sonraları anladım.Meğer biz, bizim aile, herkes, tesadüfen bir
araya gelmişiz tesadüften de öte…Biz…bizim aile, herkes, aslında hiç
istemeden, nedeni bilinmeyen bir zorunluluk sonucu bir araya gelmişiz…
Aslında biz bir araya gelmemek için yaratılmışız.
Hayatın en büyük yanlışıymış bizim bir arada olmamız! …
Evet cok geç anladım…
Bıraktım lekesiz mutlulukları; ben kavgasız, üzüntüsüz bir pazar sofrası
özlerken, aslında herkes…annem, babam, kardeşim o evden uzaklara, hiç dönmemek
üzere çok uzaklara gitmek istiyormuş…
Dünyanın en mutsuz otogarı…Dünyanın en imkansız istasyonuydu bizim
evimiz…Yıllarca uzaklara, cok uzaklara gitmek isteyip, bir türlü gidemeyenlerin
sonsuz bekleme durağıydı bizim evimiz…
İşte bu yüzden sevmek benim için bir tutsaklıktı, tuzaktı böylesi sevip
bağlanmak.Uzaklara cok uzaklara gitmek isteyenleri engellemekti.
Sevgi yüzünden bizim ailedeki hiç kimse istediği yere
gidemiyordu…Birbirimize duyduğumuz sevgi, aynı zamanda bizi birbirimize düşman
ediyordu…
Hem biz, bizim aile…Güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak yağmurlar
gibiydik…
Bu yüzden hep hırçın, hüzünlü, kırgındık…
Bu yüzdendi, her şeyi, çok iyi gidiyor sanırken, içimizde yükselmesine bir türlü
engel olamadığımız o felaket duygusu…
Anlamıştım senin ailen de böyleydi…
Üstelik öyle severlerdi ki sizi, birgün hiç olmadık bir anda, aslında
istenmeyen çocuklar olduğunuzu söylerlerdi size! …
Sana ya da kardeşine…Tesadüfen dünyaya geldiğinizi…Beklenmedik bir misafir
olduğunuzu! …Aksi gibi, istikbaliniz için hiçbir şeyi esirgemediklerini
söyledikten sonra söylerlerdi böyle sıradan şeyleri! …
Sizin için…Senin için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadıklarını söyledikten
sonra…
Senin de ailen benimki gibiydi…Güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak
yağmurlar gibiydi…Bu yüzden sen de benim gibi böyle hırçın, hüzünlü, kırgınsın
her şeye…
Yıllar önce tanıdığım o şizofren çocuk gibi; tam mutluluğu yakalamışken
kaybetmiş gibisin hep…
Ben beni istediğim gibi sevmemiş olan annemin hayaletini arıyorum imkansız
kadınlarda…
Sen, seni istediğin gibi sevmemiş olan babanın hayaletini arıyorsun imkansız
erkeklerde…
Biliyorum ne ben o kadını bulacağım ne de sen o erkeği bulacaksın…
Ve ne acı ki, hep bizi sevmemiş olanları seveceğiz ikimizde…Ne acıki, hep bizi
incitip üzenlere bağlanacağız…Telefonlarımıza çıkmayanlara… Çıksa bile küfür
gibi konuşanlara sevdalanacağız…
Bizden bir çift güzel laf esirgeyenleri özleyecegiz…
Ölesiye, amansız seveceğiz onları…
Biliyorum, bu yüzden odan böyle…Güncelerin ortalık yerde…Kitapların
orada, burada…Anıların saçılmış ortalık yere…Her şeyin darmadağın…
Biliyorum bu yüzden düzenden, adı düzen olan her şeyden nefret ediyorsun…Sen
de benim gibi; toparlayıp da ne yapacağım, düzenli olunca ne olacak; sonunda bir
gün biri gelip her şeyi, biriktirdiğim, düzenlediğim, üzerine özenle titrediğim
her şeyi daha önce hep olduğu gibi hiç beklemediğim bir anda savurup, bozup
gitmeyecek mi, diye düşünüyorsun…
Biliyorum, sen benim için hiç bir zaman ulaşamayacağım annemin
hayaletisin…Ailemdeki insanlar gibisin çok duygusal çok güçlü, çok yaralı…
Onlar da senin gibi seninkiler gibiydi…Aklı başında, mazbut insan rolünü
oynamaktan ve ertelenmiş düşleri yüzünden yorgun düşmüş, yarı çılgınlardı…Hepsi
yanlış evde ve yanlış bir yerde yaşadıklarını söylerlerdi…Düşleri çok
garipti…En kısa yolculuk bile onları yorduğu halde; okyanusları aşmayı ve başka
kıtalara gitmeyi düşlerlerdi…
Yine aradım seni, yoksun…bulsam, benimle küfür gibi konuşacaksın…
Bir kere çözüldüm sana…Bir kere sana senin gibi olduğumu hissettirdim…
Oysa baştan beri biliyordum; sen.seni sevmeyenleri seversin.Tıpkı benim
gibi…
Ama öyle özledim ki benim gibi birini sevmeyi…Öyle özledimki kendim gibi
biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi…
Yine aradım seni yoksun…Beni de birileri arıyor…Beni de kendi gibi birini
sevmeyi özleyenler arıyor…Kendi gibi biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi
özleyen birileri arıyor.
Hiç cevap vermiyorum…BEN SENİ İSTİYORUM, SENİ ARIYORUM…
Kayıtsızlığınla beni yok ediyorsun, geride sen kalıyorsun.Ama seni de biri
yok ediyor…
Aslında bu oyunda herkes birbirini yok ediyor…
Ben birilerini, o birileri başkalarını.Sen beni…Seni bir başkası…
Hem çok iyi biliyorum; beni sevsen bile hiç kapanmayacak bu yaram…Seni biri
sevse de hiç kapanmayacak bu yaran…
Hiç kapanmayacak! …Avuçların hep boşluğa kapanacak.Tıpkı o şizofren genç
gibi…
CEZMİ ERSÖZ
|
|
|
|
|
|
| |
    |
 |
elbistanli_18
Administrator


Kayıt: 21.12.2005
Mesajlar: 1059

|
|
Ayrılık Üstüne
Tam göğsümün üstünde bir yer acıyor…
Evimin beni icine sığdıramayacak kadar dar olduğunu farkediyorum…
Sokağa fırlıyorum… sokaklarda dar geliyor…
Tıpkı vücudumun yüreğime dar geldigi gibi…
Ne denizin mavisi acıyor icimi, ne pırıl pırıl gökyüzü…
Kendimi taşıyamayacak kadar cok büyüyorum, bir yandan da kaybolacak kadar kücülüyorum…
Birileri bana birseyler anlatıyor durmadan…
“Önemli olan saglık.”
“Yasamak guzel.”
“Bosver hersey unutulur.”
Bense hicbirini duymuyorum…
Gözyaslarımdan etrafı göremez hale geldim…
O’ndan ölmesini isteyecek kadar nefret ediyor, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar cok seviyorum…
Hep ondan bahsetmek istiyorum…
“Ölüme care bulundu” ya da “Yarın kıyamet kopacakmıs” deseler basımı kaldırıp “Ne dedin?” diye soramıyorum…
Yalnız kalmak istiyorum…
Hem de kalabalıkların arasinda kaybolmak… ikisi de yetmiyor…
Gecmisi düsünüyorum… Neredeyse dakika dakika ama kotüleri atlayarak!..
Onunla gectigimiz yerlerden gecmek istiyorum, gittigimiz yerlere gitmek…
Bu bana hic iyi gelmiyor… Ama bile bile yapiyorum…
Biri bana icimdeki acıyı söküp atabilecegini söylese, kacarim…(öylede oluyor zaten)
Aslında kurtulmak istedigim halde, o acıyı yasamak icin direniyorum…
Hayatımın geri kalanını onu düsünerek gecirmek istiyorum…
Aksini iddia edenlerden nefret ediyorum…
Herkesi ona benzetip, kimseyi onun yerine koyamıyorum…
Hicbir sey oyaliyamiyor beni, ilaclara sıgınıyorum…
Bir kac saat kafamı bulandıran ama asla onu unutturmayan…
Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren…
Bütün sarkilar benim icin yazılmıs gibi geliyor…
Boğazım düğümleniyor, dinliyemiyorum…
Uyumak zor, uyanmak kolay oluyor… Sabahi iple cekiyorum…
Bazen de “Hic günes doğmasa” diyorum…
Ne geceler rahatlatıyor beni, ne gündüzler…
Olmeyi istiyor ama ölemiyorum…
Belki civi civiyi söker diye can havliyle önüme cıkana sarılmak istiyorum, nafile…
Düsüncesi bile tahammül edilemez geliyor…
Rüyalar görüyorum, gercek olmasını istedigim…
Her sıcrayarak uyandıgimda onun adını soyledigimi farkediyorum…
Telefonun calmasını bekliyorum, aramayacagını bile bile..
Her caldıgında yüreğim agzıma geliyor…
Aglamaklı konusuyorum arayanlarla…
Yüreğim burkuluyor…
Canım yanıyor…
Bir daha sevmemeye yemin ediyorum…
Hayata dair hicbir sey yapmak gelmiyor icimden…
Onun sesini bir kez daha duyabilmek icin yanip tutusuyorum…
Defalarca aradıgı günlerin kıymetini bilmedigim icin kendimden nefret ediyorum…
Yasadigim bu sehri terketmek istiyorum…
Onunla hicbir anımın olmadıgı bir yerlere gidip yerlesmek…
Ama bir umut… Onunla bir gün bir yerlerde karsılasma umudu…
Bu umut beni gitmekten alıkoyuyor…
Gel gitler icinde yasıyorum…
Buna yasamak denirse…
>>>BUNA YASAMAK DENIRSE<<<
|
|
|
|
_________________ -Düşlüyorum- öyleyse varım..!
|
|
| |
     |
 |
elbistanli_18
Administrator


Kayıt: 21.12.2005
Mesajlar: 1059

|
|
KUTSALDIR SENİ SEVMEK...
BAŞA GELMEYEN BİR AĞRININ, YÜREĞİ DELMEYEN BİR KURŞUNUN TARİFİNİ YAPMAK OLANAKSIZ DEĞİL Mİ?
HİÇ DÜŞÜNMEDEN EVET DİYECEKSİN ŞİMDİ BANA...
GÖKYÜZÜNÜN BOŞLUĞUNU YIRTARCASINA HAYALİNİ ÇİZMEYE ÇALIŞTIĞIM,
HAYALİNE BİLE ERİŞEMEMENİN CEHENNEMİNDE YANDIĞIM,
VE SEN O UZAK BİLİNMEYENLİ İKLİMLERDE YÜREĞİMİN ALEVLERİNİ
SADECE VE SADECE UZAKTAN SEYRETMEYİ, GÖRMEZDEN GELMEYİ TERCİH EDEN SEVGİLİ;
BEN ŞİMDİ 'SANA' DAİR HANGİ IZDIRABIMIN TARİFİNİ YAPMALIYIM?
YADA 'SANA' 'SENİ' NASIL ANLATMALIYIM?
YADA BEN ANLATABİLSEM SEN ANLAYACAKMISIN, ANLAMAK İSTEYECEKMİSİN?
KEŞKE HERŞEY ŞU YÜREĞİMDEKİ YOKLUĞUNA BAKABİLMEK KADAR KOLAY OLSAYDI,
BİR TEK BAKIPTA GÖREBİLDİĞİM VE YERİNDE VARLIĞININ OLMASINI DİLEDİĞİM
BOYUMU AŞAN YOKLUĞUNDUR,
BENİ EZEN YERLE BİR EDEN ACIMASIZ ZALİM YOKLUĞUN !!
ASLINDA SENİN SAĞANAĞINA YAKALANMAK VE SIRILSIKLAM OLMAK KENDİ TERCİHİMDİ.
UYKULARIMI BÖLEN HAYALİNİN BEYNİMDEKİ PATLAMALARININDA SUÇLUSU BENİM,
SİYAHLA GRİNİN EN ACIMASIZ TONLARINA MAHKUM ET KENDİNİ DEMEDİNKİ BANA...
ASLINDA SEN BANA HİÇ BİR ŞEY SÖYLEMEYE GEREK BİLE DUYMADIN,
BU DİPSİZ KUYUYA KENDİ ELLERİMLE DÜŞÜRDÜN YA BENİ AŞKOLSUN...
YÜREĞİMİN EN YÜKSEK MAKAMINA TAHT KURAN SEVGİLİ;
SENİ SEVMENİN KUTSALLIĞINI TÜM DİLLERİN SÖZCÜKLERİNİ BİR ARAYA TOPLASAM
SANA VE KAİNATA ANLATAMAMANIN YETERSİZLİĞİYLE KELİMELER KENDİNDEN UTANIR...
VE ŞİMDİ SENSİZLİĞİN IZDIRABIYLA SON HIZIYLA YUVARLANDIĞIM
O KUYUNUN DİBİNDEN İMKANSIZLIĞIM, ULAŞILMAZIM VE HATTA ECELİM DAHİ OLDUĞUNU BİLE BİLE, YÜREĞİMDEKİ SEVDANIN YÜZÜ SUYU HATRINA SESLENİYORUM SANA;
BENİ SEVMENİ DEĞİL,
SENDEN HİÇ BİR KARŞILIK DAHİ BEKLEMEDEN SENİ SEVEN,
BU AMAN VERMEYEN SEVDANIN KOYU DERİNLİKLERİNDE ÇIRPINIRKEN YOKLUĞUNLA,
SON NEFESİNİ VERİRKEN BİLE BAŞ HARFİ 'SEN' SON HARFİ 'SENLE' BİTECEK
CÜMLELER KURMAYA YEMİNLİ BİR SEVENİN OLDUĞUNU BİL İSTİYORUM...
|
|
|
|
_________________ -Düşlüyorum- öyleyse varım..!
|
|
| |
     |
 |
elbistanli_18
Administrator


Kayıt: 21.12.2005
Mesajlar: 1059

|
|
Barış Geliyor...Kaçın!!!
En çok korktuğumuz kelime karşımıza çıkıyor işte tekrar. Tek başına tüm güçlere karşı gelip oturuyor, oturduğumuz sokakların en tenhalarına. Köşesine çekiliyor tüm mahalle sakinleri, buğulanmış pencereden dışarıya bakmaya dahi korkuyorlar. Dillerinde tek bir kelime, barış geliyor, kaçın !
Gözlerimin görmeye yetemeyeceği çoğunlukta insanlar görüyorum. Bağırarak kaçıyorlar. Saklanacak bir köşe arıyor hepsi. Sonra o köşelerine çekilip, buğulu camlarının arkasından izlemek istiyorlar olacakları. Korkuyorlar yara almaktan. Korkuyorlar konuşmaya aileleriyle bile evlerinde, “barış” seslerini duyar diye. Çünkü barış can alıyor buralarda. Barışın adı Azrail bu sokakta, eğer isyan edip biri çıkarsa sokağa, silahının namlusunu dayıyor onun alnına. Ölüm değince insanın ensesine, nefesi duyulunca bir taraftan, ölmek isteyenler bile vazgeçiyor bundan. “Barış”, korkulu rüyaları insanların bu zamanda… Silah sesleri sağır ediyor insanları. Kim yapıyor bunları? Barış…
Benimse haberim yok hiç bir şeyden bir çok insan gibi. Kaç diyorlar, kaç.. Üzerine doğru giderken tek başıma olduğumu görüyorum, herkes evine yetişmeye çalışıyor, olacakları umursamadan, yere serilmiş insanların üzerlerine basa basa. Anlamsız, boş gözlerle bakarken görüyorum gerçekleri, barış elinde silahı tek başına, delirmişçesine saldırıyor tüm insanlara. Yaralı bir boğadan daha öfkeli, evladını yitiren bir anneden daha acılı, geliyor işte. Milyonların gücü yetmiyor önüne geçmeye… Bütün dillerde aynı ses.. Barış geliyor, Kaçın !!!
Bu işte bir terslik var diyesi geliyor insanın biliyorum. Ama kelime hatası değil yazdığım, evet tamda bu işte bizi korkutan, “barış”..
Barış diyoruz… Yine, inatla ve ısrarla… Kaçışıyor insanlar, sabrı tükeniyor barışın, can alıyor…
Benim canıma değecekken, uyanıveriyorum tuhaf bir geçmişlik ve pişmanlık duygusu ile…
Barış neden bu hallere düştü? Başım gözüm üstüne gelesin dedikleri, umudun amacı barış nasıl oldu da böyle canavarlaşabildi, nasıl kıyar oldu can damlarlarımızda akan beyaz bir yaşam suyu iken canlarımıza?...!!
Yüz verilmeyen barış, henüz savaş değmemişken yaşamlarımıza, ölüm gelip çöreklenmemişken sevgililerin yüreğine ve girmemişken taze bedenlerin koynuna; tersi ile iterse insanlar barışı, işte o vakit; barış maskesini tutar savaşın suratına takar hiç acımaksızın! Bu sefer ölümün kara suyu gibi akar damarlarımızda ve iner yüreğimize zifiri karanlığa boğar her yeri, zifti karalığın yakıcılığı ile deşer içimizi... İnceden duyar olur kulaklarınız çocukların, bebelerin can veriş seslerini, sonra yüreğinize düşmeyen barışın sıcaklığı, acı bir hatırlayışla kaybediş olarak düşer hatırlarınızın kanalından zihinlerinize!...
Ne fayda sonra? Ne fayda ölmüş bir çocuğun bedenine en acılı anne feryatları? Ne fayda barışın suratına tükürmüş bir sevgilinin savaşta kaybettiği sevgilisine yazdığı en acılı ve edebi şiiri? Ne fayda barışın yalvaran gözlerine silah namlularını sokan komutanların,v atan ağlıyor diye göğsünü mermilere siper edişi?
Siz söyleyin ne fayda?
Az kalmışken henüz savaşın usulca barışın koynuna girip, azgın bir sevişle onu esir almasına, siz değimliydiniz onun yalvarış, yakarış sesine kulak kapatan? Savaşın masum bir öpücükle barışın tüm beyazlığını içine çekmesine az kalmamışmıydı barışın çığlıklarla az kaldı değişine sırtınızı çevirdiğiniz zaman? Ben bir kere kaybedilirim, sebebim olmayın, yarın sizinde sesiniz içinize gömülür dememişmiydi barış?
Üstünüze gelen canavar sizin kaybettirdiğiniz beyaz güvercinin kaybediliş hırsında bedene gelen geçmiş ayıbınız değilmidir? Sese ses vermeyen yüreklerin yarını ölüm çığlıklarına mahkum, savaşın sonsuz sessizliğine ve ölüm soğukluğundaki donduruculuğuna gebe değilmidir?
Şimdi!
Şimdi barışın geçtiği yerlerde otların bitmemesi, kardelenlerin geçmiş zaman baharlarda solgun bir resim gibi zihinlerde hasretle yad edilmesi, çocukların yüzlerinde izi silinmiş gülüşlerin sebebi, annelerin ağlamaktan yorgun gözleri, dağlanmaktan yanık yüreklerine sebep siz değimlisiniz?
Her şey kocaman bir sırtını dönüşün sonucu değilmi?
Şimdi karar veriyorum; kaçmayacağım barıştan. Ben barışa sırtını çevirip onu canavarlaştıranların dünyasında ağlayanlardan olmayacağım!
Ben barışın güzel yüzü için savaşırken, onun çirkin yüzüne katlanan olmayacağım.
Sizin hatalarınızla barış trenini kaçırmış bir yolcu olmayacağım yaşam denen durakta!
Barışın önünde duracağım, barışın ondan kaçanların yüzüne tükürmesi gibi kalacağım hatırlarınızda…
İşte yüreğim; savaşa devrilmiş bir barışın dokunuşuna bile gerek kalmadan beyaz barışın izini taşıyan bir güvercin gibi havalansın diye barıştan kaçmıyorum!!
Siz kaçın, barış kıyıcı, savaş sevicileri!.. siz kaçın!!!
|
|
|
|
_________________ -Düşlüyorum- öyleyse varım..!
|
|
| |
     |
 |
elbistanli_18
Administrator


Kayıt: 21.12.2005
Mesajlar: 1059

|
|

öyle çok sevdiğim var ki...
öyle çok “sevdiğim” var ki...
çocukların gözlerini sevdim... içimde huzuru, mutluluğu yaşattığı için...
dinmeyecek sanılan fırtınaları sevdim... yaşamın her döneminde, savaşmam gerektiğini öğrettiği için...
başarısızlıkları sevdim... başarıya giden yolu gösterdikleri için...
geceleri sevdim... tüm günümü nasıl geçirdiğimi değerlendirme olanağı verdiği için...
insanların sorunlarını dinlemeyi sevdim... yaşamın gerçeklerini görüp, daha olgun insan olacağımı bildiğim için...
duyulan eksiklikleri sevdim... her şeye sahip olmanın, insanı ne kadar mutsuz ettiğini bildiğim için...
sabahın erken saatlerinde çalan çalar saatimin sesini sevdim... bana bugün de yaşama olanağı verildiğini gördüğüm için...
buzlu yollarda yürümeyi sevdim...yaşamda da atılan yanlış bir adımın, insana ne denli acı vereceğini anımsattığı için...
uzaklıkları sevdim... özlemlerin duyguları pekiştirdiğini bildiğim için...
yaşamın renklerini sevdim... yaşanılan tüm duyguları tablolara döktüğü için...
bir şeylere inanmanın mutluluğunu sevdim...kendimi iyi duyumsadığımda, yanımda olacak insanların varlığını bildiğim için...
her ne olursa olsun bir şeyin bittiği için üzülmek yerine yaşandığı için sevinmeyi sevdim... üzüntülere liman olursak, mutluluğun başka yerlere demir atacağını bildiğim için...
sevmekten ve sevilmekten korkmayan insanları sevdim... sevme ve sevilmenin yapaylıktan değil, doğallıktan geldiğini bildikleri için...
arkadaşlarımla geçirdiğim zamanları sevdim... içten bir sohbetin, tüm ağrılara iyi geldiğini bildiğim için...
ve sevdiklerimin ellerini tutmayı sevdim...avcumun içine bıraktığım yüreğime dokundukları için...
(Alinti...)
|
|
|
|
_________________ -Düşlüyorum- öyleyse varım..!
|
|
| |
     |
 |
elbistanli_18
Administrator


Kayıt: 21.12.2005
Mesajlar: 1059

|
|
Sensizliğe On Vardı
Zamanin gözleri yaslıydı, galiba sensizlige on vardı...
Belki de yanlis hatırlıyorum, sensizligi yirmi geciyor da olabilir.
Neticede sen yoktun, yine küskün, yine hayata dargındın.
Her zamanki yerimden seyrettim bahceyi, agaclari, gökleri...
Sana selam yolladim kuşlarla, bilmiyorum acaba ulastı mı?
Kuşlar ulastiramazsa bile, yagmur muhakkak ulastirir dedim.
Ezgiler mirildandim, solan ciceklerin cürümüs gövdelerini seyrettim.
Bir demet hüzün ismarladim kendime, sustum, düsündüm...
Zaman, her zamanki gibi gözyaslarini akitti yüregime.
Gökler gürlemedi, bulutlar kararmadi, sade çiğseler yağdı üzerime.
Bir seyler kayboluyordu, ellerimle tutamadigim bir seyler kayiyordu...
Sana dair olan herseyin beline ölüm sariliyor, sen ölüm oluyordun.
Zaman sensizlige gebeydi ve kainat zorlu bir kayipin habercisiydi.
Dinliyordum, kalb ile beynin arasindaki uzun mesafeye oturmus,
Sessizligin anlattigi seni, elleri avuclarindaki ölümü dinliyordum...
Sır tutmak zor, sır tutmak agırdı...
Bakamıyordum, geri dönüp gözlerininin içindeki ölüme bakamiyordum.
Biliyorum artik çiğselemiyordu, yagmurlar yerini sağnağa birakmisti.
Şimdi cok iyi hatirliyorum, zaman sensizlige on vardi...
Kalbimin saati coktan durmus, bende de vakit sonbahardı...
Derya Akel
|
|
|
|
_________________ -Düşlüyorum- öyleyse varım..!
|
|
| |
     |
 |
elbistanli_18
Administrator


Kayıt: 21.12.2005
Mesajlar: 1059

|
|
>>> Noktalama İşareti <<<
İki tırnak işareti arasına sığan bir kaç kelimeydin sen, içimi oyup geçen rüzgarlara inat, yürek durağımda beklediğim tek yolcu...
Gerçeklerde aramıyorum artık seni, gerçek olmadığına inandırdım kendimi.
Kırgınım yalnızca, hatta adı aşk ile başlayan cümleler kulağımı tırmalayan rahatsız edici birer ses artık.
Mülteci bir kaçaklığım vardı eskiden, şimdi terkedilmiş evler gibi duvarlarımda asılı eskimişliğim. Garipti aslında, sen dudağımdan apar topar dökülen sözlere virgül koymaya çalışırken, ben ettiğin cümleleri noktalıyordum.
Cümlelerin sonuna nokta koymak hep bana düşse de,noktaları hiç sevmiyordum.
Noktalar acıttı kalbini , biliyorum.
Şu üç harfi biraraya getirip gelişi güzel zikretmeyi de sevmiyorum ama,
a-ş-k biraz sabır, en çokta cesur olmaktı .
Şimdi oturduğum şehrin gözlerine yağmur doluyor, elimde bir fincan kahve, ağaçları seyrediyorum. Bir fincan kahvenin kaç yıl hatırı kaldığını sayıyorum kendimce ve halen merak ediyorum yazdıklarını.
Sanırım denge üzerine kuruluydu dünya ve dengeler altüst olduğunda gökyüzünün kalbinde bile kocaman bir delik açılabiliyordu.
Acılarımız mı bizi eğiten, dengesizliklerimiz mi bizi acıtan, yoksa tecrübelerimiz mi ayağımızı yere kenetleyen?
Binlerce soru sormak geliyor içimden, binlerce sorunun altında bırakmak istiyorum zihinleri.
Elimdeki kahve bitmiyor bir türlü, içindeki zararlı maddelere inat yudum yudum damıtıyorum içime, varsın benimde kendine zarar verenler arasında bir kıyamlık yerim olsun. Ne çıkar?
Kalbim ahşap evlerin tahta arasından sızan damlaları gibi usul usul yürüyor gözlerime, kalbimi yanaklarımın coğrafyasına gömüyorum.
Hani bazı hikayelerin sonunu kimse bilmez herkes kendine göre bir son uydurur ya, işte öyle bir şeydir a-ş-k . Kimisi için cümle sonuna konulan , öldürmeyen ama sol yanını felç bırakan bir nokta, kimisi içinse yeni bir cümleye başlamak için verilen müsaade.
Bir hikaye de noktalama işaretini doğru yerde kullanmak mühimdir aslında, cümlenin en olmadık yerinde el yordamıyla kondurulan bir nokta, ne yeni bir satır başının müjdecisi ne de anlamlı bir öykünün yardımcısıdır. Aslında çokta zor değildir bir hikayeyi nerede bitirdiğine bakmadan bitirebilmek ,ama eğer noktaları doğru yerde kullanmadıysanız, hikayeyi her okuduğunuzda bir urgana atılmış gemici düğümü gibi çarpar dilinize.
Kanar diliniz, kanar kalbiniz...
Çok mutlu bitmese de, doğru yerlerde kullanılmış noktaları, ister iki satırlık isterse sayfalar dolusu bir sonu olmalı hikayelerin.
Ama mutlaka bir sonu olmalı.
İki nokta üst üste :
Derya Akel
|
|
|
|
_________________ -Düşlüyorum- öyleyse varım..!
|
|
| |
     |
 |
|
|
Sayfa: 1, 2, 3 ... 12, 13, 14 Sonraki »
|
Sonraki başlık »
« Önceki başlık
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız Bu foruma eklenti gönderemezsiniz Bu forumdan eklenti indiremezsiniz
|
|