Mesaj Panosu Ondeyis Radyo logo Portal
 Pano Kılavuzu  •  Arama  •  Seçenekler  •  Gruplar  •  Hesap Aç  •  Hesabınız  •  Kişisel Mesajlar  •  Oturum Aç
Takvim 
Sonraki başlık »
« Önceki başlık

Yeni Başlık GönderCevap Gönder « Önceki başlıkArkadaşına Haber VerBu konuya bakan kullanıcıları listeleDosya olarak kaydetPrintable versionKişisel MesajlarSonraki başlık »
Yazar Mesaj
avesta
Radyo Yayın Grubu
Radyo Yayın Grubu



Kayıt: 02.09.2007
Mesajlar: 708

blank.gif
MesajTarih: 20/5/2008, 22:19  Mesaj konusu:  Tedirginlikleri ve tereddütleriyle bir adam Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

Z. yeniyetmeliğin özentiliğiyle hem başlangıç için temiz bir adım hem de yapısına uygun bir iş olduğunu düşünerek ansiklopedicilikte karar kılmış. Ama yaptığı iş; sayma, süreçlere ayırma, planlı tüketme saplantısını ateşler Z.’de

Roman sanatının ortaya çıkmasıyla büyük kentlerin toplumsal hayatın merkezine yerleşmesi eşzamanlıdır. Edebiyatın bu melez türü kentin, kentsoylunun ürünüdür. Romanlarda anlatılan hikâyeler de kente, kentsoyluya dairdir. Balzac’ın, Dickens’ın, Dostovyevski’nin romanlarında zaman zaman taşra manzaraları ya da köylüler, taşralılar yer alsa bile hayatın akıp gittiği yerler kentlerdir; Paris’tir, Londra’dır, Petersburg’dur. Sadece soyluları, parıltılı vitrinleri, ihtişamıyla değil; kalabalıkları, sefaleti ve yoksulların yaşadığı varoşlarlarıyla canlandırılan kentler dekoratif malzeme olmanın ötesine geçmiş hikâyenin ‘kötü’ karakter oyunculuğunu yüklenmiştir. Engels’in İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu (1844-45) adlı incelemesini kaleme alırken E.A.Poe’nun -Londra’yı neredeyse aynı cümlelerle tasvir eden- ‘Kalabalığın Adamı’ (1841) öyküsünden esinlenip esinlenmediğini bilmiyoruz, ama büyük kentlere yığılan kalabalıkların, yoksulluğun ve aralarındaki kopukluğun ister siyasetçi ister edebiyatçı- onu ilk farkedenlerde tedirginlik, endişe ve tiksinti duyguları uyandırdığını anlayabiliyoruz.

Kentler Cumhuriyet romanında da, daha çok siyasi saiklerle, sosyolojik boyutu öne çıkarak yer almıştı. Ana akım romanın merkezini kırdan kente göç, gecekondulaşma, yoksulluk ve sömürü temaları oluşturur. Bunlar 50’ler sonrası Türkiye’sinin somut gerçekleriydi, büyük kentler kavganın koptuğu yerlerdi ve hikâyelere yansıması kaçınılmazdı. Şimdilerde kentleşmenin yeni bir evresindeyiz; geçiş dönemi bitti, taşlar yerine oturdu, büyük kentler metropole dönüştü; artık metropol kaplıyor zihinlerimizi. Ve gözünü metropolde açan kuşağın romanlarında metropol, hadi ismini de koyalım, İstanbul, kimi zaman güzellikleri çoğu zaman ürkütücü yanlarıyla artık önemli bir karakter.

Takıntılarla boğulmak
Hepsi de 2008’de yayımlandılar; Hakan Bıçakcı’nın Apartman Boşluğu, Ömer Ayhan’ın Öldüren Şehir, Nilüfer Altınel’in Elmaslardaki Gökyüzü, Neşe Cehiz’in Çukurda, Ali Sefünç’ün Kaldırım Takıntısı romanlarında metropol sıkıntıları farklı hikâyelerde ama kalabalıklar içinde yalnızlaşmış bireyler üzerindeki benzer yıkıcı etkileriyle işlenmişlerdi. Zavallı’nın -adı üzerinde- zavallı kahramanı da aynı dertten mustarip.

Orçun Türkay genç bir yazar. Daha önce hikâyelerini topladığı Peri Masalları yayımlanmıştı. Zavallı’yı da öyküler biçiminde kaleme almış. Ancak her biri aynı kahramanın hayatından bir kesit sunan hikâyeler hem birbirlerini hem de Zavallı’nın hayatını tamamlıyorlar.
İki bölüm, yedi hikâyeden oluşan Zavallı, gençlik dönemini geride bırakmış bir adamın iç yaşantısını araştırıyor. Takıntılı bir adam. Hikâyelerden birinde, takıntılı ruh halini azdıranın yaptığı iş olduğunu öğreneceğiz: Z. yeniyetmeliğin özentiliğiyle karşısına çıkan iş alanları arasında fazla gezinmeden, hem başlangıç için temiz bir adım hem de eğitimine ve yapısına uygun bir iş olduğunu düşünerek ansiklopedicilikte karar kılmış. Birgün değiştiririm demiş ama ansiklopediden ansiklopediye geçip bugüne dek hep bu alanda kalmış. İşi dingin, ortam sessiz, yeniyetmeliğin çok da yeğin olmayan ateşliliği bu işin içinde sönüp gitmiş. Onun yerine her şeyde yerli-yersiz bir sayma, bölümlere, süreçlere ayırma, planlı bir tüketme saplantısı ateşlenmiş Z.’de.

“Saymanın süreksizliği ve dinginliğinde, ileri, hatta geri atılımın yalnız bir an meselesi olduğunu hissetti. Bu uğraş gittikçe iş dışına da taştı. Her şeyi bölümleyip pazartesiden perşembeye, sabah yumurta pişirmeden akşam yemeğine, dolmuş sırasında önlere, konuk gittiği evdeki aynanın varaklı çerçevesindeki halkaları sayarak eve dönüşe hiç çaba göstermeksizin geçilebileceğine inandı. Olağanüstü, handiyse heyecan verici bir tekdüzeliği yaşamaya başladı.”

Bu tekdüzelik ve başarılara kapalı bir geleceğin kabülüyle her şeyde, sürekli, kendi ölümünü düşlemekten başka bir şey yapamaz olmuş Z. Ve o dönemden başlayarak, ensesindeki kasılmalar sıklaşmaya ve şiddetlenmeye başlamış.

Bu genel ruh hali içindeki Z’yi önce sokakta, sonra işe gitmek için girdiği dolmuş kuyuğunda, bir başka hikâyede arkadaşlarıyla yemek sohbetinde, en sonunda ise evinde izliyoruz. Orçun Türkay, dış dünyanın onun zihnine yansıyan, daha doğrusu takıntılarını gıdıklayan karelerini ayrıntılarıyla sergiliyor. Onları sıralamakla, sayıp dökmekle, tasvir etmekle, kahramanın huzursuzlukları dillendirmekle yetinmiyor. Hayatı olduğu gibi yakalamak için kaydetmekten fazlasını yapmak gerektiğini biliyor; bütün bunları sözcüklerle bir hayata çeviriyor; Z.’nin hayatına. Bir yandan kıldan tüyden meselelere gülünesi takıntılar, homurdanmalar, diğer yandan hissettiği somut acı. Hem gerçeklikten kaçıp sıyrılan hem de içine gerçekliğin nüfuz ettiği bir şey olarak sanatı sanat yapan gerilimi, ciddiyetle şenlik arasındaki titreşimi çok iyi yakalamış Türkay. Çatışmalı iç monologlarla, vurgulamalarla, tekrarlarla çok da iyi ifade etmiş. Özellikle ‘Batıl İnançlı Bir Sümüklüböcek’ hikâyesinde, dolmuş sırası bekleyen Z.nin diğer insanlarla kurduğu ilişki, onlarla ilgili tahayyülleri, mesafe koyma çabaları, tedirginlikleri, tereddütleri takıntılı bir adamın iç dünyasını çırılçıplak yansıtıyor.

İçinde bulunduğumuz vaziyet
Modern çağlarda yaşayan bir Dostoyevski karakterine benziyor Z. Yeraltından Notlar’ın beklentileriyle gerçekliği arasındaki büyük uçurumlar bulunan kahramanı gibi, o da diğer insanlara karşı hem bir hayranlık hem bir nefret hem bir gıpta hem bir küçümseme ile yaklaşıyor. Korkuyor Z. Yaşama tutkusu güçlü olma tutkusunu ateşliyor. Sadece mecazi anlamıyla kalmıyor güçlü olma tutkusu; Z., çevrildiği hoyrat kalabalık içinde öylesine yalnız ve yabancılaşmış bir halde, öylesine edilgin ki, fiziksel anlamda da gücü arzuluyor, kırıp dökmeyi, saldırmayı, cezalandırmayı. Ne var ki kahramanlık bir dışa vurum halidir; içle dışı birleştiren eylemdir. “Sadece eyleme anı kahramanca olabilir. Eylemeyen, edimde bulunmayan kahraman, bir hiçtir. Sözün kısası, edim yoksa kahraman yoktur”. Z. ise eylem eksikliği ile malül. Zihninden geçen onca eyleme arzusuna rağmen, kahramanlık eylemi olarak kaçışı seçecektir Z.; “Kaçış da bir meydan okuma değil mi? Meydan okuma. Kibir. Kurum. Boy gösterme.” Kahraman yoksa, epik de yoktur. Bu nedenle modern epiğin/romanın kahramanı artık Z. gibi bir anti-kahramandır.

Brecht’e göre Kafka’nın Dava’sındaki en önemli nokta, büyük kentlerin sonu gelmez, karşı konulmaz büyümesinden duyulan korkudur. Bu kentler dolaylı ilişkilerin uçsuz bucaksız labirentini, modern yaşama biçimlerinin getirdiği bölünmeleri, karmaşık, karşılıklı bağımlılıkları dile getirirler. Ve bu kentlerde yaşayan küçük burjuvaların hissettiği yalnızlık ve yabancılaşma hayatın atomize oluşundan, “yabancılaşma olgusunun insanı artık neredeyse bütünüyle kendi buyruğu altına alacak boyutlara varmış oluşundan, insanları kendi gölgelerinden ibaret kişilere dönüştürmüş bulunuşundandır”. İşte bütün bunlar Brecht’e göre zamanla ifadesini bir ‘önder’ özleminde bulur. Küçük burjuva, önderi, hiç kimsenin hiçbir sorumluluk yüklenmediği bir dünyada, bütün hoşnutsuzluklarından sorumlu tutulabileceği tek adam olarak görür. Aradığı güvenlik hissidir. Teröristten korkar, hırsızdan korkar, sokak çocuklarından ürker, kediden köpekten tiksinir, kısacası kendisi gibi olmayan herkes yok edilmesi gereken bir tedirginlik nesnesidir. Demokrasi, hak, hukuk, adalet önemini yitirmiştir artık; öyleyse önderin, otoritenin, faşist kahramanlığın sahne alma zamanıdır... İçinde bulunduğumuz vaziyet tam da bu değil mi?
Eski Yunan’da kentler toplumun tesis edildiği, yurttaşlık bilincinin serpildiği mekanlardı. Bireyleşmeden ziyade kaba bir bencilliğin hüküm sürdüğü bugünün metropolinde toplumsalın parçalanması yaşanıyor. Teknolojinin sunduğu bütün nimetlerle yaban hayatına geri dönüyoruz.

Adı geçen romanları ve Zavallı’daki hikâyeleri önemli kılan, kendileri de metropol tarihi içinde biçimlenmiş yazarlarının toplumsal hayatın bu yeni evresini ve bireyin tarih tarafından koşulları belirlenmiş yalnızlığını sadece ele almış olmaları değil; belki de bizim de gördüğümüz ama fark etmediğimiz ya da yeterince hissetmediğimiz bu evreyi, bu hiçleşmeyi birey’in içinde kavrayıp anlayarak edebiyatın gücüyle belirgin kılmaları. Yarattıkları kahramanlarının iç monologlarında “çağın sesi duyuluyor”.
Zavallı, az sayfada çok şey söylemeyi bilen bir yazardan etkileyici bir metin.

ZAVALLI
Orçun Türkay, Yapı Kredi Yayınları, 2008, 95 sayfa, 6 YTL
RADİKAL KİTAP.EKİ


 Cinsiyet:Bay  Çevrimdışıavesta kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönder
Mesajları göster:      
Yeni Başlık GönderCevap Gönder « Önceki başlıkArkadaşına Haber VerBu konuya bakan kullanıcıları listeleDosya olarak kaydetPrintable versionKişisel MesajlarSonraki başlık »

Sonraki başlık »
« Önceki başlık
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Bu foruma eklenti gönderemezsiniz
Bu forumdan eklenti indiremezsiniz


Pano Güvenliği

26394 Saldırı girişimi engellendi.
CrackterTracker Türkçe çeviri: phpBB Turkey & phpBB Mod

Saatler GMT +2 dilimine göredir
phpBB2 Plus Türkçe Tercüme: phpBB Türkiye
Powered by phpBB2 Plus, Artikelverzeichnis and Monrose based on phpBB © 2001/6 phpBB Group :: FI Theme(Spartakus - GOLD) :: Mod Listesi

[ Zaman: 1.4932s ][ Sorgular: 22 (0.0621s) ][ Debug açık ]