Mesaj Panosu Ondeyis Radyo logo Portal
 Pano Kılavuzu  •  Arama  •  Seçenekler  •  Gruplar  •  Hesap Aç  •  Hesabınız  •  Kişisel Mesajlar  •  Oturum Aç
Takvim 
Sonraki başlık »
« Önceki başlık

Yeni Başlık GönderCevap Gönder « Önceki başlıkArkadaşına Haber VerBu konuya bakan kullanıcıları listeleDosya olarak kaydetPrintable versionKişisel MesajlarSonraki başlık »
Yazar Mesaj
avesta
Radyo Yayın Grubu
Radyo Yayın Grubu



Kayıt: 02.09.2007
Mesajlar: 708

blank.gif
MesajTarih: 3/12/2009, 17:40  Mesaj konusu:  SABAHIN SAHİBİ VAR Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön


Dinlediğiniz bu türküler, ya kişisel nedenlerle tek tek, ya bir hikayeye bağlı olarak ya da toplumu etkileyen büyük olayların çerçevesinde yaratılmışlardır. Elbette Marşlar, adından da anlaşılacağı gibi yürüyen ve yürütülen bir müziktir. Bu eylem müziğidir. Bir düşüncenin, bir sevincin başkalarına geçmesinde ve yayılmasında son derece etkindir. Kalabalıkları kolayca etkiler, coşturur, birleştirir. Gerek böylesi kitlesel bir müzik olmasıyla, gerek yürüyüşe ve birlikteliğe en uygun bir ritm biçimi olan ikili ve dörtlü vuruşlarda yazılmasıyla türkülerden ayrılır. Çünkü türküler her türlü ritmde söylenen bir müzik türüdür. Toplumsal içerikleri olsa bile kökeninde bireyseldirler, ama birlikte söylendikleri zaman da güzeldirler. Nitekim bizim toplumumuzda türkülerin birlikte söylenmesi, insanlarımızı birlikteliğe, ortaklığa alıştırır. İşte toplulukların söylediği marşlar, bu geleneğe de dayanarak toplumsal gelişmeler karşısında, özellikle günümüzde çok etkin bir işlev kazandırmışlardır. Yeni plağımda, marşların, marşımsı türkülerin ağır basmasının nedeni bu. Ayrıca türküler de var. Bu türküler de içerik olarak marşlarla bütünleşmekte.

İster bir büyük ozanı olsun, ister toplumu etkileyen bir büyük olayı, hep kendi türküleriyle bir bütünlük içinde duyurmayı uygun buluyorum. Türkülerin yanyana gelmesiyle hem anlatım güç kazanır, hem de konu daha iyi anlaşılabilir. "Seferberlik Türküleri"nde, "Yunus Emre"de, "Karacaoğlan"da, "Pir Sultan Abdal"da, "Şiirler ve Türküler"de, "Köroğlu"nda ve "El Kapıları"nda hep böyle düşündüm.

Yeni türkülerimin çoğunda söz ve düzenlemenin benim adımı taşımasına gelince; eskiden beri vardı bu aslında. Ama ben kendimi böylesine ortaya koymak istemiyordum. Türkü biçiminde yazdığım sözler oluyordu. Bunları tıpkı halk ozanlarında olduğu gibi varolan ezgilerden birine bağlayarak söylüyordum ya da sözler için yeni bir ezgi düşünüyordum.

Her toplumda ses sanatçısının söyleyişinin o toplumun üslubunu yansıtması, o toplumun üslubunda olması gerekir. Daha açık söylersek, bizim toplumumuzun bir türküsünün söylenişi, bir yabancının söyleyişinden farklı olmalıdır. Batı'da da böyledir. Beraber gibi olan şey ancak kültürün ve toplumun beraberliğidir. Dışardan baktığımızda bizim Klasik Sanat Müziği, Bizans, Arap, Fars müziği gibi görünebilir. Oysa bu yalnızca ortak kültürden gelen bir özelliktir.

Özenmelerden ve özentilerden sıyrılmak, kendi benliği, ulusallığı içinde evrenselliğe açılmak, ulaşmak. Yani kendi tadını yitirmeden, yabancılaşmadan. İnsan kendini yenilemeye elverişli bir yaratıktır. Bunun için yabancılaşmaya gerek yok.

Ruhi SU


 Cinsiyet:Bay  Çevrimdışıavesta kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönder
avesta
Radyo Yayın Grubu
Radyo Yayın Grubu



Kayıt: 02.09.2007
Mesajlar: 708

blank.gif
MesajTarih: 6/12/2009, 17:54  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

ŞİİRLER - TÜRKÜLER

Türkü söylemek benim için bir aşk halidir. En güzel aşklarımı türkü söylerken yaşadım. Ne onlar beni aldattı, ne de ben onları. Türkü söyledikçe yeşeriyor, çiçekleniyorum. Ben yalnız türkü söylemiyorum ki. Bu söylediğim türkülerle, aynı zamanda, çağdaş Türk toplumunun lied'lerini söylüyorum. Ben türkü söylerken sazım ne benimle yarışır, ne de türkülerle. Bize yalnızca eşlik eder, bizi tamamlar. Halkımızın büyük ustalarında da saz böyle saygılı bir uyum içindedir. Bu açıdan bakınca, türküleri bir besteci gibi ele aldığım daha iyi anlaşılır. Bundan önceki plaklarımda olduğu gibi, bu plağımda da halk ozanlarının yolunu izleyerek bazı sözleri bağlı oldukları ezgilerle söyledim. Bazı Mevlana'da, Nâzım'da, Melih Cevdet'te, Hasan Dağı'nda olduğu gibi bazı sözler içinde yeni ezgiler düşündüm. Kimileri icracı, kimileri de yorumcu diyor bana, sanatta yorumsuz icra olmaz ya, ikisinin de başımın üstünde yeri var. İcracıyı kalıcı ve yaratıcı saymamak bizim ülkemizin yarı-aydınına vergi.Oysa özellikle müzik, bestecisi ile icracısı ile bütünlük içinde olan bir sanat. Yaratmanın gerçekleşmesi ikisininde var olmasına bağlı. Kaldı ki, icracının yaptığı iş de kalıcı ve yaratıcı bir iştir. Paganini bestelerinden çok icracılığı ile kaldı dünyamızda, Şalyapin de öyle Oyştrah da, Münir Nurettin de. Zamanımızın belgeleyici teknik olanakları daha da çok kanıtlayacak bunun böyle olduğunu. Bir işi geliştiriyor, ileri götürüyorsa, ister besteci, ister icracı olsun, ikiside kalıcıdır.

Burada bir şeye daha değinmek istiyorum. sanatçı da tıpkı bir çiftçi, bir demirci gibi işini anlatabilmelidir. Hem diliyle hem de hüneriyle. Bir başka deyişle, kendi toplumu içinde sanatı ile ekmek yiyebilmelidir. "Beni bu halk anlamaz" demek, en azından boş bir kendini beğenmişliktir. İnsan kendini beğenmede bile yalnız kalmamalı. Halkın sanatta anlamadığı bir yer bulunabilir, sanatçı bunu umursamazlık edemez. Çünkü tüketicisi olmayan bir üretim yaşamaz. Hani hükümet zoruyla da yaşayamaz demek istiyorum. Elli yıllık değil, yüzelli yıllık deney var önümüzde.Bazı sanat kurumlarının gittikçe yozlaşması, kuruyup gitmesi bundandır. Halktan kopuk hiçbir işten, hiçbir insandan hayır gelmez.

Ruhi SU


 Cinsiyet:Bay  Çevrimdışıavesta kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönder
avesta
Radyo Yayın Grubu
Radyo Yayın Grubu



Kayıt: 02.09.2007
Mesajlar: 708

blank.gif
MesajTarih: 8/12/2009, 15:19  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

ÇOKSESLİLİK ÜZERİNE

Batı müziği, bizim halkımızın çoğunluğunca daima bir yabancıdır, anlaşılması güç bir dildir. Kültürümüzün kökleriyle başka dünyalarda oluşumuz bunun nedenlerinin başında gelir. Bizim geleneğimizde çokseslilik yoktur. Biz bu aşamaya batı kültürüne yöneldiğimiz bir anda geldik. Batı kültürüne yönelişimizin tarihi de iki yüzyılı bulur. Yanlız müzik değil, bir uygarlık yaratılabilirdi bu süre içinde. Demek ki giysilerin ya da faydası kolayca anlaşılan diğer araçların değiştirilmesi gibi kolay olmuyor, müzikte değişiklik. Onun gelişebilmesi daha köklü dönüşümlerle ilgili. Bir toplumun müziği, konuştuğu dil kadar hayatına bağlıdır. Ve bundan dolayı da konuştuğu dil kadar kendisine anlamlı ve sıcak gelir. Bunda ayıplanacak bir şey yok: İnsan, tamamıyla yabancılaşmadıkça ne dilinden, ne de müziğinden kopabilir. Toplum ileri bir toplumsa, müziği de ilerlemiş olur. XIII.- XIV. yüzyıl batı müziği, bizim bugünkü alaturkadan daha yeterli bir müzik değildi. Bugünkü batı müziği ise bilim ve teknikte Rönesans'la uzay çağı arasındaki gelişmeyle orantılıdır. Bilimin ve tekniğin yanlız ürünlerini alıp da dünyada uygar olabilmiş bir toplum yok. Marifet, bu ilerici bilimin ve tekniğin içinde olabilmekte...

Armoni, bugünkü batı müziğine gücünü kazandırmış olan çokseslilik kurallarının bilimidir. Armonize etmek, mevcut bir melodi çizgisini çoksesli bir hale getirip, zenginleştirmek demektir. Çokseslilik nedir bilmeyen bizim gibi bir toplumda bunun, halkı da, sanatçıyı da yetiştirici iki yönlü bir faydası vardır. Çoksesliliğe kendi türkülerinin eşliğinde girmesi hem halka daha ilginç gelir, hem de sanatçıya bu kurallar içinde kendi diliyle düşünmeyi öğretir. Gerçi sadece türkülerin armonize edilmesi batı müziği, ya da bir müziğin geleceği demek değildir ama, bu anlamdaki bir müziğe hem yolunu açan, hem kişiliğini kazandıran bir çabadır. Zira bir sanat, kural ve teknik bir yabancı ya da yabancı bir unsur olmaktan çıktığı zaman, kişiliğini bulur. Yanlız kişiliğini değil, kişiliğinin kurallarını da bulur. Edebiyatımızdaki gelişmeyi düşünelim: Destandan, masaldan, halk hikayelerinden ve halk şiirinden bugün ki batı romanına, batı hikayesine ve batı şiirine geçerken batıdan neler aldığımızın bir okuyucu olarak farında mıyız? Batı tekniği ile işlenmiş müziğimizi dinlerken de kendi dilimizi ve kendi yaşantılarımızı bula bula çoksesliliğin tadını anlamaya alışacağız ve böylece batı müziği içindeki yerimizi alacağız.

Ruhi SU


 Cinsiyet:Bay  Çevrimdışıavesta kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönder
avesta
Radyo Yayın Grubu
Radyo Yayın Grubu



Kayıt: 02.09.2007
Mesajlar: 708

blank.gif
MesajTarih: 10/12/2009, 11:26  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

SEMAHLAR ÜZERİNE

Bütün sözlüklere baktım, araştırdım. Yanlız Mevlevi semahı ile ilgili bilgilere rastlayabildim. Alevi-Bektaşi inançlara sahip halkımız arasında yaygın olan bu semahlar üzerine açıklayıcı, doyurucu bilgiler bulamadım. Kendi bildiklerime, görgülerime dayanarak söylüyorum: Sema ve semah aynı sözcük. Halk Arapça sema sözcüğündeki ayın harfini atarak semah demiş.

Bildiğiniz gibi sema, mevlevilerce yapılan, kuralları daha çok Mevlana'dan sonra saptanmış törensel bir ayinin içinde yer alan raksın adı. Müziğide bestelenmiş bir müzik. Klasik Türk musikisinden kaynaklanan, tekkelerde ve kimi besteciler tarafından bestelenen bir müzik bu. Sema ile semah arasındaki temel ayırımda burada. Çünkü semahların müziğinin kökeninde halk müziği vardır. Oyunda yine halktan kaynaklanan halay türünde bir oyundur. Sonra mevlevilerde cezbe denilen bir kendinden geçme sözkonusu. Oysa semahlarda hayata dönük. Sözgelimi mevlevi sema'ında kadın yoktur. Semahlarda ise, kadının baskı ve peçe altında tutulduğu zamanlarda bile kadın-erkek birlikte oynanır. Üstelik semahlar türkülüdür. Mevlevi sema'ında oyun oynanırken söz yoktur. Oyun sırasında, oyunun müziğine bağlı söz görülmez. Ama semahlarda türkü ile oyun iç içedir. Benzer yanları, ikisinin de dinsel bir coşkuyla yapılan rakslar olmalarıdır. Yanlız semahlar her zaman, yani olur olmaz günlerde yapılmaz. Genellikle hasat mevsimi gibi, yılın belli zamanlarında ya da dinsel görevlerin yerine getirildiği günlerin sonunda, topluluğun daha neşeli bir havaya girmesi için, şenlik biçimimde yapılır. Bir barış şöleni gibi, barış sevinci içinde. Hayata, yaşama sevincine dönük bir şenliktir bu. Sözleri dinsel de, din dışı da olsa hep yaşama sevinciyle doludur, coşkuludur.

Dinsel özle beslenen türküler kimi zaman kendi inançlarını telkin edebilir; kimi zamanda aşkı dile getirir. Türküler yoluyla öğütler verilir, tevhitler yapılır. Bir bakıma dinsel sloganlar çevresinde birleşilir. Tevhit sözcüğü de birlik, birleşme anlamını taşır bazen. Yani oyun, türkü aracılığıyla bir olma. Böylece kimi sözcüklerin müzikli tekrarından yararlanılır. Semahların sonunda ise daima gülbang çekilir. Gülbang dua demektir. Bununla da, bir bakıma gelecek için, yaşanılan zaman için iyi şeyler dilenir; yine halkın özlemleri dile getirilir.

Gerek alevi-bektaşi müziği, gerekse öteki türküler, sürekli değişip gelen bir müzik türüdür. Hayat değişkendir çünkü. Kısaca değişen insanlardır. Ben de çağının insanı, çağdaş düşünceye sahip bir sanatçı olarak semahları çağımın gözüyle yorumladım; onlara kendi üslubumu, söyleyişimi kattım.

Ruhi SU


 Cinsiyet:Bay  Çevrimdışıavesta kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönder
avesta
Radyo Yayın Grubu
Radyo Yayın Grubu



Kayıt: 02.09.2007
Mesajlar: 708

blank.gif
MesajTarih: 16/12/2009, 14:04  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

KÖROĞLU'NUN KİMLİĞİ

Onaltıncı yüzyıllın sonlarına doğru, Kafkas'lardan Rumeli'ye kadar, ünü bütün Osmanlı ülkesine yayılan Köroğlu, bir edebiyat tarihçisine göre hem eşkiya, hem de hece vezniyle şiirler söyleyen bir halk ozanı. Osmanlı toplumunu inceleyen bir bilimadamına göre sadece bir '' Celali ''. Ben Köroğlu'ndan kalanları yanlız kalanları değil, bugün yaşayıp gidenleri de halkımızdan, hikayeci halk ozanlarımızdan öğrendim. Halkımız, hikayeci halk ozanlarımız gibi yaşadım Köroğlu'nu. Bu nedenlerle de Köroğlu olayına yaklaşımım, bir edebiyat tarihçisi ya da bir bilimadamının yaklaşımından farklı oldu. Türkü metinlerinden, anlatılan hikayelerden ve bu türkülü hikayeleri dinleyen halkın davranışlarından edindiğim izlenim şu: Halkımıza göre Köroğlu, zalime başkaldıran, yaşlılara zayıflara dokunmamayı, tamahkar zenginlerle uğraşmayı, dertlilerin derdine bakmayı öğütleyen yiğit bir kişi. Bir destan kahramanı. Kavuşturan kurtaran esirgeyen Kırat motifi ile, kökleri çok daha gerilere giden bazı efsanelerle, ''Celali Köroğlu Ruşen'' ve ''Celali Kiziroğlu Mustafa Bey'' gibi bazı gerçeklerin, daha da Allah bilir nelerin, ne özlemlerin karışarak oluşturduğu bir destan. Bütün destanlarda olduğu gibi de, her şey olumlu ya da olumsuz yönde abartmalı. Halk bu Köroğlu türkülerini, Köroğlu hikayelerini dinlerken yürekleniyor. Bir kurtarıcı bulmuşçasına rahatlıyor. Düğünlerde derneklerde Köroğlu havaları, marşların gördüğü işi görüyor. Köroğlu'nun kimliğinden de, kişiliğinden de ben bu toplum olayını anlıyorum. Asıl Köroğlu gerçeği bu bence. Yunus Beyin ya da seyis Yusuf'un oğlu Ruşen Ali'nin bireysel kişiliği de, bireysel kimliği de beni ilgilendirmiyor.

Halk gibi, hikayeci halk ozanları gibi, Köroğlu'na ben de kendimi, kendi özlemlerimi katarak söyledim. Yiğit, duyarlı insan bir Köroğlu düşündüm.
Ruhi SU


 Cinsiyet:Bay  Çevrimdışıavesta kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönder
avesta
Radyo Yayın Grubu
Radyo Yayın Grubu



Kayıt: 02.09.2007
Mesajlar: 708

blank.gif
MesajTarih: 22/12/2009, 12:32  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

ÇOCUKLAR GÖÇLER BALIKLAR

Bu benim onuncu uzuncalarım; Sanatta ise kırkıncı yılım

Şimdiye dek binlerce türkü derledim. Bunun ancak birkaç yüzünü söyleyebildim. Bir foklor enstitüsü ya da etnomüzikoloji çalışması değildi benim çalışmam. Bir sanat çalışması idi. Sanat ise, bir ayıklama işidir. Bulduklarımı bu yönde değerlendirdim. Ezgisi, tartımı, özü ve biçimi ile, halkı en iyi hangisi anlatabilmişse onu aldım.

Bunları seslendirirken, halkın söyleyişinden çok yararlandım ama halkın ağzına öykünmekten ve özenmelerden sakındım. Şehirli olduğumu, bir sanat kültürü aldığımı unutmadım. Hem halkın yaptığını ben nasıl yaparım diye düşündüm; hem benim yaptığımı halk nasıl karşılar diye düşündüm. Bir türkü, söylenildiği dilin doğrusu ve güzeli ile söylenmeli. Dildeki yöresel değişimleri, etnik nedenlerle meydana gelen bozulmaları sürdürmemeli. Söyleyişte ulusal birliğe ancak böyle varılır. Sanatsal açıdan ise, mutlaka böyle olmalı.

Gerçi, nasıl söylenirse söylensin, yine de birşeyler kalır türküden ama, yanlız birşeyler mi kalmalı? Birşeyler de getirmeli bir söyleyiş. Birşeyler getirmiyor, ileriye doğru birşey değiştirmiyorsa, yaşıyor sayılmaz bir sanat. Gelenekler bile yaşayanla zenginleşir. Bu söylediklerim, Türk sanat müziği sanatçıları içinde geçerlidir, bence. Yaptığımız iş, hem halkın özlemlerini gerçekleştirmeli, hem de halkın özlemlerini geliştirmeli.
Ruhi SU


 Cinsiyet:Bay  Çevrimdışıavesta kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönder
avesta
Radyo Yayın Grubu
Radyo Yayın Grubu



Kayıt: 02.09.2007
Mesajlar: 708

blank.gif
MesajTarih: 6/1/2010, 14:17  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

ZEYBEKLER

Zeybek sözcüğü ve zeybeklik hakkında gerçeğe yakın ne biliyorsak hepsi şu 150-200 yıllık yakın tarihimizdeki görgülerimize dayanıyor. Bunun dışında ne sözlüklerde bir açıklık var, ne de kaynaklarda. Gerilere doğru daha da bulanıyor. Ahi'lerden Dionisos ayinlerine, Bakkhalar'a ve dağlardaki av törenlerine kadar hep yakıştırmalardan ve benzetmelerden oluşan bir söylenceler karanlığına gömülüyoruz.

Yakın tarihimizden ve tanıyabildiğimiz ünlü efelerden öğrendiklerimize gelince, ayrıntılara girmeden şöyle sıralayabiliriz: Zeybeklik, kendine özgü töreleri, giysileri, rütbeleri ve oyunlarıyla adeta dinsel bir niteliği de bulunan, yasa dışı silahlı örgütsel bir kurum. Başlangıçta belki bir meslek örgütü, belki Akşehir'in sıra yarenlerinde olduğu gibi bir dostluk, yiğitlik kuruluşu, belki de yerel bir güvenlik gücü idi. Sonra yavaş yavaş yozlaştı, bildiğimiz yasa dışı bir sürece girdi. Bu süreç içinde bir kısmı bireysel eşkıyalığa düşecek kadar çaresiz kaldı. Bir kısmı da Yürük Ali Efe'de olduğu gibi örgütleriyle birlikte Kurtuluş Savaşı'na katılarak yüze çıktı ve yasal olan yaşama döndü. Böylece de bugün kala kala folklorumuzda güzel zeybek oyunlarıyla türküler kaldı sadece.

Zeybek olgusunu her ne kadar bazıları Ege'ye özgüymüş gibi gösterirse de, Eskişehir'in Konya'nın Kaşıklı Zeybeği ve Ankara Zeybeği, Zeybekliğin daha yaygın olduğunu gösterir
.

Ruhi SU


 Cinsiyet:Bay  Çevrimdışıavesta kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönder
avesta
Radyo Yayın Grubu
Radyo Yayın Grubu



Kayıt: 02.09.2007
Mesajlar: 708

blank.gif
MesajTarih: 15/2/2010, 16:08  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

UYUR İKEN UYARDILAR

Yaşar Kemal'in anlatımıyla, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal gibi şiirimizin büyük ustalarından biridir Karacaoğlan. Kökünün daha da derinlerde olduğunu sanıyorum. Dede Korkut'tan koşma'ya ne zaman geçilmişse, Karacaoğlan o zamandan beri sürüp gelen bir havadır. Bir söyleyiş, bir duyuş biçimidir.

17. yüzyılda yaşadığı sanılıyor. Söylediği sözlere, kullandığı deyimlere, türkülerinde geçen bitki ve yer isimlerine bakılırsa, onun Adana, Kayseri, Maraş ve Gaziantep arasında yaşayan Türkmenlerden olduğu kolayca anlaşılır. Hele bu sınır Saimbeyli, Kadirli ve Haruniye'ye doğru daraldıkça Karacaoğlan hakkındaki bilginin daha da yoğunlaştığı görülür. Oralarda hemen herkes Karacaoğlan hakkında birşeyler bilir.

Kadirli'nin Kırmacılı köyünde şöyle bir fıkra dinlemiştim: Karacaoğlan bir gün, sazı sırtında, eşeğiyle giderken, karşısından da Kars'ın kadısıyla Sis'in müftüsü gelmekteymiş. Kars, Kadirli'nin eski ismi, Sis de Kozan'ın eski ismidir. Kars'ın kadısı Karacaoğlan'ı görünce, Sisin müftüsüne dönmüş: ''Bak, bunlar cehennemin itleri işte, cehennemi bunlar dolduracak, çalıp çağırmaktan başka işleri yok bunların'', demiş. Karacaoğlan ermiş bir kişi olduğundan, bu sözleri duymuş. Onlara yaklaşınca başlamış eşeğini dövmeye. Sis'in müftüsü bunu görünce dayanamamış, Karacaoğlan'a: ''Be adam, bu hayvanın suçu ne de bu kadar dövüyorsun onu'', diye kızmış. Karacaoğlan da: '' Ah müftü efendi, ah! siz bilmezsiniz onun ne inatçı bir yezit olduğunu; ben ona yalvarıyorum: Çal çağır da adam ol diye, o inat ediyor, ya Kars'a kadı olacam, ya Sis'e müftü olacam diye'', demiş.

Karacaoğlan düğünlere derneklere de çağrılır, geleceği duyulunca sazına püsküller, sırtına çamaşırlar hazırlanırmış; konuk olduğu yerin gelinleri kızları, ''Karacaoğlan, çamaşırlarını çıkar da yıkayalım'', derler çamaşırlarını yıkarlar, arasına da gizlice hazırladıkları yeni çamaşırları dürüp korlarmış.
Ruhi SU


 Cinsiyet:Bay  Çevrimdışıavesta kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönder
avesta
Radyo Yayın Grubu
Radyo Yayın Grubu



Kayıt: 02.09.2007
Mesajlar: 708

blank.gif
MesajTarih: 24/3/2010, 19:17  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

BEYDAĞININ BAŞI

Benim anladığım anlamda iyi türkü söyleyebilmek için kişinin bir ses eğitimi, müzik eğitimi görmesi şart. Bu eğitimi gören her insan iyi türkü söyleyemez. İyi türkü söyleyebilmek için, yaşadığı halkı tanıması, sevmesi gereklidir. O türkülerin nasıl ve ne koşullarda çıktığını; sonra o türkülerin dilini, yani Türkçe'mizi iyi kullanmayı bilmesi gereklidir.

Bütün bunlar birleştiği zaman insan iyi türkü söyleyebilir. Bunlar olmadan da halkın, halk sanatçılarının içinde iyi türkü söyleyenler vardır, ama o benim açımdan yeterli bir söyleyiş biçimi değildir. O söyleyiş, ancak o söyleyişin geldiği geleneği sürdürmeye yetebilir. Ama o kültürü, o kültürün yaşayan kısımlarını, daha ileri bir kültüre aktarmaya yetmez. Daha ileri bir kültüre, yani kendi toplumumuz için gerekli olan kültüre, ancak dediğim eğitimden geçmiş ve o ilerki kültürü anlayan bir sanatçı aktarabilir. Hem kendi geleneğini, hem de daha ileri kültürün dilini bilir. Ondan dolayı gelenekte var olan kültürü, özlemi çekilen kültüre daha iyi aktarabilir.


Ruhi SU


 Cinsiyet:Bay  Çevrimdışıavesta kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönder
avesta
Radyo Yayın Grubu
Radyo Yayın Grubu



Kayıt: 02.09.2007
Mesajlar: 708

blank.gif
MesajTarih: 4/4/2010, 12:20  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

SULTAN SUYU

Pir Sultan Abdal'dan Deyişler

Yıllar boyu, devrimci hareketin içinde bulunanlar, aleviliğin, alevi türkülerinin, sosyalist hareketin gelişmesinde nasıl bir rol oynadığını iyi bilirler. Bu yolla bilinçlenmenin, insanın ezilmesine ve sömürülmesine karşı duyarlık kazanmanın, türkülerden bir çeşit güç alıp zenginleşmenin ölçüsü, hiç abartısız, Ruhi Su olmuştur.

Ruhi Su, 1943-1945 yılları arasında, Türkiye radyolarında ilk kez Alevi ozanlarının türkülerini söylemiştir. Pir Sultan Abdal'dan ''Gelin Canlar Bir Olalım'', Ali İzzet'ten ''Bir Allah'ı Tanıyalım'', Muhyi'den ''Zahit Bizi Taneyleme'' gibi... Bir süre sonra Alevi türküleri söylediği ve solculuk propagandası yaptığı için, radyodan uzaklaştırılmiştır Ruhi Su. Çünkü Aleviler tarih boyunca ezilmişler ve ezilmişlerin yanında yer almışlardır. Halkın direnme duygularını türküleriyle, müzikleriyle dile getirmişlerdir.

Ruhi Su, türkü repertuvarının çoğunluğunu Alevi türküleriyle oluşturmuştur. Nerede Alevi türküleri sözkonusu olursa, orada Ruhi Su anılmalıdır. Ruhi Su'nun bu alanda yaptığı önemli çalışmaları dile getirmek, hem ona, hem de Alevi halkına karşı en azından bir kadirbilirlik borcudur.

Ruhi Su'nun gene dost evlerinde ve kendi evinde banta kaydedilmiş çalışmalarının, Alevi deyişleri ve Pir Sultan Abdal ezgilerinden oluşan bir derlemesini yaparak, bazı dizelerdeki sürçmelere rağmen, yayınlamaya karar verdim. Bu, bir tarihi arşivlemek anlamını taşımaktadır. Bu deyişlerin, Ruhi Su'nun derlediği türküler arasında önemli bir yeri olduğuna inanıyorum. Alevi müziğinin yaygınlaşmasında, en az Alevi ozanlar kadar, Ruhi Su'nun da emeği geçmiştir. Bunu Alevi halkı çok iyi bilir.
Sıdıka SU


 Cinsiyet:Bay  Çevrimdışıavesta kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönder
avesta
Radyo Yayın Grubu
Radyo Yayın Grubu



Kayıt: 02.09.2007
Mesajlar: 708

blank.gif
MesajTarih: 9/4/2010, 11:27  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

KARACAOĞLAN

Yunus Emre, Pir Sultan Abdal gibi, şiirimizin büyük ustalarından birisi de Karacaoğlan'dır. Büyük ustamızın on yedinci yüzyılda yaşadığı sanılıyor.Kökünün daha derinlerde olduğu gerçek. Epope'den Dede Korkut'a; Dede Korkut'tan koşmaya ne zaman geçilmişse, Karacaoğlan o zamandan beri sürüp gelen bir havadır; bir söyleyiş, bir duyuş biçimidir. Onun ne zaman doğduğu, yaşadığı da işte bu yüzden önemli değildir. İptida Karacaoğlan bir büyük kişilikti. Bu bilinen bir gerçektir. Sonra, yüzyıllar geçtikçe halk onun yöresini yeni şiirlerle, yeni yeni ozanlarla, daha da ileri giderek, yetiştirdiği yeni Karacaoğlan adlı şairlerle ördü. Benim gençliğimde Çukurova'da Karacaoğlan adıyla şiirler söyleyen dört tane Karacaoğlan vardı. Karacaoğlan gibi, onun havasında şiirler söylüyorlardı. Halk da -buna çok rastladım türkü derlemeleri yaparken- sevdiği tüm şiirleri Karacaoğlan'a malediyordu. Bir kişiliğin yöresinde böyle yoğun bir oluşma, şaşırtıcı bir şeydi. Bir de Karacaoğlan'ın şiirlerine bakarsak, daha halkın dilinde yaşayan, ya da derlenmiş şiirlerine, bugün de Çukurova köylüsünün dünya karşısındaki tekmil tavırlarını görürüz. Bu belki tekmil doğa karşısındaki insanın insanca davranışıdır, evrenseldir. Belki değil düpedüz evrenseldir. Halkın içinde yaşamış büyük kişilikler, halkın dili olmaktan başka çare bulamamıştlar, böyle olunca da halk onların yöresini daha da, zaman geçtikçe gür bir toprak gibi gittikçe yeşertmiş, ona yeni yeni güzellikler, çiçekler eklemiştir. Ve Karacaoğlan'ın şiiri binlerce yıl akarsular dibinde yıkanmış çakıltaşları gibi dilden dile geçerekten incelmiş, güzelleşmiş, arınmış, zenginleşmiştir.

İşte Karacaoğlan'ın türkülerine yaklaştıran havalar da böyledir. Karacaoğlan havası dediklerinden, Karacaoğlan çağlarından ne kalmıştır? Acaba Karacaoğlan bu havaları böylesine tıpatıp mı söylemiştir? Yukarıda söylediğim Karacaoğlan türkülerini halk nasıl örmüş oluşturmuşsa havalarını da tıpkı öyle örmüş oluşturmuştur. Her büyük usta ona bir ses, bir güzellik katmıştır.

İşte çağımızın usta, bilinçli sesi Ruhi Su da bize yeni, usta bir Karacaoğlan getiriyor. Onun bitip tükenmez çabalarının, Çukurova'da Karacaoğlan havaları üstüne halk arasında bitip tükenmez uğraşlarının tanığıyım. Karacaoğlan'ın hemşerisi bu büyük usta da Karacaoğlan havalarını kendi kişiliğinde yuğurarak, biraz daha oluşturarak belki de en gerçek biçimde yaratarak bize yeni bir Karacaoğlan getiriyor. Ruhi Su'nun sesinde bütün insanca duyguları, ölümü, ayrılığı, sevdayı, zulmü, doğa güzelliklerini halkımızla birlikte yeniden yaratılarak bulacağız. Ruhi'nin Karacaoğlan'ı yeni, erişilmez bir mutluluğumuz olacak.



Karacaoğlan ne demiş:

Arılar da konmaz oldu pürene
Şükür olsun bu sevdayı verene

Şükür olsun Karacaoğlanlara, Ruhi'lere.



Yaşar KEMAL


 Cinsiyet:Bay  Çevrimdışıavesta kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönder
avesta
Radyo Yayın Grubu
Radyo Yayın Grubu



Kayıt: 02.09.2007
Mesajlar: 708

blank.gif
MesajTarih: 28/5/2010, 11:32  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

PİR SULTAN'A SELAM

Anadolu halkının bağrında açılmış bir kızıl güldür Pir Sultan. Kişiliği, özü, sözü halkla öyle içten içe kaynaşmış ki, nerede kendisinin, nerede halkın dile geldiğini kestiremezsiniz. Halk öldürülen sevgilisini kendi soluğuyla diriltmiş, diline diller, sazına sazlar katmış yaşatmış, ölüsüne dirisinden daha güçlü, daha etkili bir varlık kazandırmış, sönmüş bir canı bin canla yeniden tutuşturmuş.

Şiirleri sağlıklarında yazıya geçmemiş eski halk şairlerimizden hiçbirinin hiçbir şiiri için, kendi ağzından çıktığı kesinlikle söylenemez. Ölümünden sonra halkın ağzından derlenmiş şiirlerde hangi sözlerin hangi sözlere katıldığını kestirebilmek için şairin kimliği, kişiliği üstüne su götürmez belgeler, tanıklıklar bulunması gerekir. Oysa, Yunus başta olmak üzere, bizim halk şairlerimizin kimlikleri, kişilikleri çok kez halkın ağzından derlenmiş şiirlerindeki ip uçlarından çıkarılmaktadır. Halk beğendiği bir şaire onun söylemeyeceği, söyleyemeyeceği sözleri kolay kolay söyletmez, söyletemez, orası doğru; ama benimsediği şair susturulmuş, sesini duyuramaz olmuşsa onun ağzından, onun gönlünce ve söyleyiş biçimiyle sözler yarattığı su götürmez bir gerçektir. Pir Sultan'ın darağacına giderken söylediklerini onun ağzından halkın söyletmiş olması daha akla yakındır. Ne kendisi o şiirleri saza uyduracak durumdadır, ne de Hızır Paşa o şiirlerin halka ulaşmasını sağlayacak adamdır. ''Söyleyene bakma, söyletene bak'' demekle bizim halkımız halk şairlerinin sırrını çözmüştür. Halk şairi gerçekten halkın şairi ise neyi kendisinin neyi halkın söylediğini hiçbir bilgin ayırt edemez. Şu dizeler üzerine düşünelim isterseniz: ''Ben Musa'yım, sen Firavun / İkrarsız şeytan-ı lain / Üçüncü ölmem bu hain / Pir Sultan ölür dirilir.'' Kendisini astırmış olan Hızır Paşa'ya bu sözleri Pir Sultan darağacına gider ayak mı yazıp ya da söyleyip halka ulaştırmanın bir yolunu bulmuştur? Kolay kolay inanılır bir şey değil bu. Oysa bu sözleri, Pir Sultan'ı Hızır Paşa'ya inat yüreğinde dirilten halkın söylemiş olması akla ve halk şiiri geleneklerine daha uygun. Ama kendi söylemeyip söyletmiş de olsa bu sözler yine de Pir Sultan'ın sayılır, çünkü onun kişiliği, düşünce ve söyleyişiyle dile gelmişlerdir, Pir Sultan'ı diriltmişlerdir.

Pir Sultan, Anadolu halkından kopmuş, köyün köylünün dilinden anlamaz olmuş, Arabın zemzem suyunu halkın alınterinden daha kutsal sayacak kadar yozlaşmış, çıkmaz yollara sapmış, çıkarcıların çamuruna saplanmış olan Osmanlı sarayına karşı bir başkaldırmaydı. Saray, Pir Sultan'ı astırıp, halkın kanıyla beslenen yobazları tutmasaydı, astığı astık, kestiği kestik bir imparatorluk kuramazdı, ama daha uyanık, daha insanca bir devlet olma yolunu bulabilir, halkından daha az kültürlü olmak ayıbından kurtulabilirdi.

Bizim halkımız ta Yunus Emre'den beri başına geçen devlet adamlarından daha uyanık olduğunu gösteregelmiştir. Uyanmaya engel olan yobazlığı hep saray beslemiş, oysa halk bütün şairleriyle yobazlara karşı amansız bir savaş açmıştır. Sarayın İstanbul ortasında kurduğu medreselerden bir tek ama bir tek yüzümüzü ağartacak insan yetişmemiş, ama halkın dağ başlarında, devletten yardım görmek şöyle dursun, devletin Hızır Paşa'ları eliyle asılmayı göze alarak yaşattığı tekkelerde, yoksulluğu ateşe ve ışığa çeviren ocaklarda, çağdaş insanlığa seslenen Pir Sultan'lar yetişmiştir.
Sabahattin EYUBOĞLU


 Cinsiyet:Bay  Çevrimdışıavesta kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönder
Mesajları göster:      
Yeni Başlık GönderCevap Gönder « Önceki başlıkArkadaşına Haber VerBu konuya bakan kullanıcıları listeleDosya olarak kaydetPrintable versionKişisel MesajlarSonraki başlık »

Sonraki başlık »
« Önceki başlık
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Bu foruma eklenti gönderemezsiniz
Bu forumdan eklenti indiremezsiniz


Pano Güvenliği

26427 Saldırı girişimi engellendi.
CrackterTracker Türkçe çeviri: phpBB Turkey & phpBB Mod

Saatler GMT +2 dilimine göredir
phpBB2 Plus Türkçe Tercüme: phpBB Türkiye
Powered by phpBB2 Plus, Artikelverzeichnis and Monrose based on phpBB © 2001/6 phpBB Group :: FI Theme(Spartakus - GOLD) :: Mod Listesi

[ Zaman: 0.5421s ][ Sorgular: 20 (0.0336s) ][ Debug açık ]